Popüler Yayınlar

28 Aralık 2012 Cuma

TERK-İ DİYAR HİCRAN: YENİ YIL MESAJLARI VE YENİ YIL RESİMLERİ CHRİSTMAS...

TERK-İ DİYAR HİCRAN: YENİ YIL MESAJLARI VE YENİ YIL RESİMLERİ CHRİSTMAS...:   ♥ 2013 yılının sağlık, mutluluk, başarı ve bol kazanç getirmesi dilekleriyle. Neşe dolu yıllar!    ♥ Sevgi bestesinin tınılarını yüre...

27 Aralık 2012 Perşembe

DİLEK

Ağzımızın tadının eksilmediği lokmaların boğazımıza dizilmediği yoksulların ayaklar altında ezilmediği terör ve anarşinin baştacı edilmediği Mutluluğun üstünün değil, altının çizildiği nice yıllar dilerim.

19 Aralık 2012 Çarşamba

KIYAMET...

KIYAMET... Biri yedi biri baktı Kopmadı kıyamet Çalındı hak Aldatıldı halk Kopmadı kıyamet... Tuttukları takım yenildi Koptu kıyamet! ERHAN TIĞLI erhantigli@mynet.com ******************

16 Aralık 2012 Pazar

MEVLANA bir ışıktır sevgi yüklü

MEVLANA: IŞIKSIN SEN BİZE DOSTLUK YOLUNDA “Kardeşim sen düşünceden ibaretsin Geriye kalan et ve kemiksin Gül düşünür gülistan olursun Diken düşünür dikenlik bulursun.” Her zaman genç, her zaman dinç olan Mevlana, yüzyıllar ötesinden yol göstermeyene devam ediyor anlayana, dinleyene. Bakın ne diyor gençlik için: “Ne mutlu o kişiye ki gençlik çağını ganimet bilir de borcunu öder. Gücü kuvveti varken, vücudu sağ esenken, yüreğinde de, bedeninde de güç kuvvet varken başarır bunu. O gençlik, yemyeşil, taptaze bir bağa benzer; esirgemeden yapraklar meyveler verir.” Zaman geçmeden meyve vermeli, yararlı işler yapmalı, gençliği kahve köşelerinde, sigara dumanları arasında tüketmemeli. Asıl genç ne olursa olsun, “boş vermişim dünyaya” şarkısı söylemeyen, saçı sakalı ağardığı halde, enerjisini, çalışma azmini yitirmeyen kişidir. Mevlana’nın dediği gibi yeni şeyler söylemek, yeniliklere ayak uydurmak gerek. “Ey hacca gidenler! Nereye gidiyorsunuz? Önce gönül kıblesini ziyaret edin” diyor; “En büyük hac gönül almaktır/ Yüz bin Kâbe’den daha iyidir alınan bir gönül/ Çünkü Halil İbrahim yapmıştır Kâbe’yi/ Gönül ise Allah’ın baktığı makamdır.” Yunus Emre de “Bir kez gönül yıktınsa bu kıldığın namaz değil” diye aynı düşünceyi savunuyor. “Gel bakma kimseye hor/ Halkı yorma, kendini yor/ Yıkmak için çok düşün/ Yıkmak kolay, yapmak zor.” Bir halk manisi böyle diyor. Mevlana, “Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol” diyor ama çoğu kişiler kendilerini dev aynasında görüyorlar, burunlarından kıl aldırmıyorlar. Oysa din maddi ve manevi temizliktir, okumak, ilerlemek, kimseyi küçümsememektir. O yüce varlığa layık olmak istiyorsan, önce bencilliğin fildişi kulesinden in, özveri atına bin. Doğruya iyiye güzele git doludizgin. Erdem ayın olsun, sevgi güneşin. İşte budur gerçek din! Cehennem konusunda şöyle der: “Cehennem nedir? Cehennem yedi başlı bir ejderhadır. Yedi başlı ejderha insanın nefsidir. Birincisi gurur kapısıdır. İkincisi hırs kapısıdır. Üçüncüsü şehvet kapısıdır. Dördüncüsü haset kapısıdır. Beşincisi hasislik kapısıdır. Altıncısı hiddet kapısıdır.Yedincisi şöhret, bazılarına göre nefret kapısıdır. Bu yedi kapı; insanı tutsak eden, egemenliğe boyun eğdiren, zulme tutsak eden kapılardır. Bu kapılar kapandığı oranda özgürlüğün kapısı aralanır.” İnsanın maddeleşmesini şöyle eleştirir: “Ey oğul! Ne zamana kadar altına, gümüşe tutsak olacaksın? Şu maddi bağımlılığın, şu arpaya düşkünlüğün seni eşekleştirdiğinin farkında değil misin? Şu bağımlılıktan kendini kurtar da özgür ol. Bedene ait duygu yolu, şehvet yolu eşeklerin yoludur. Ey aşağı duyguların bineğine binmiş ve eşeklerin arasına katılmış kişi, insanlığından utan!” Mevlana aşk kaynağıdır. Bir şiirinde sevgilinin gelişini şöyle dile getiriyor: “Yollara sular dökün/ Bahçelere muştular salın/ Bahar kokuları geliyor/O geliyor, o./Ay parçamız, sevgilimiz, yârimiz geliyor./ Yol verin, açılın, savulun/ Beri durun beri./ Yüzü apaydınlık, ak pak/ bastığı yeri ardında gündüzler bırakarak/ O geliyor, o!/ Ay parçamız, sevgilimiz, yârimiz geliyor./ Gökler yeryüzünü kapladı, örttü bir anda./ Bir anda dört yanı mis gibi bir koku sardı./ Bir yanda bir zelzele, bir kıyamet koptu cihanda./ O geliyor, o!/ Ay parçamız, sevgilimiz, yârimiz geliyor./ Bir anda can geldi bağlara, bağlar ışıdı./ Bir anda açıldı baktı bağlarda gözler/ Bir anda bizde ne gam kaldı, ne dert kaldı, ne keder./ O geliyor, o./Ay parçamız, sevgilimiz, yârimiz geliyor. Yayından fırladı ok/ Hedefe ha vardı ha varacak./ Bahçeler selama durdu/ Serviler ayağa kalktı/ çayır çimen yollara düştü/ işte konca, ata binmiş geliyor/ Biz ne duruyoruz/ O geliyor o./ Ay parçamız, sevgilimiz, yârimiz geliyor... Geceleri uykum kalmadı gitti ama/ Bak işte o güzel günler yola çıkmış geliyor.” (Yenileştiren A. Kadir) Sevgili dostu Tebrizli Şems için yazdığı şiirde dininin aşk olduğunu belirtiyor: “Dinim aşktır benim yüzünü gördüm göreli Benim dinim senin yüzünle övünür ey sevgili” **** “Sevgili takar beni oltasına Atar karaya balık gibi Sevgili kurar gönlüme bir tuzak Avcıdan yana çeker sürür beni” *** Düşünce ve duygularımızı Mevlana’nın Mesnevi’sinden birkaç örnekle geliştirelim. Adamın biri, Diyojen gibi, elinde mumla yolda dolaşmaktadır. Ne aradığını sorarlar. “Adam arıyorum, adam!” der. Gülerler, “Ortalıkta adamdan bol ne var?” derler. Bizimki başını sallar, “Ben kendini değil, başkalarını düşünen erdemli bir adam arıyorum, der. Var mı içinizde öyle biri? Ben hırsına yenilmeyen, yalan dolanla insanları aldatmayan, kimsenin malına mülküne göz dikmeyen bir adam arıyorum. Var mı içinizde öyle biri? Ben hoşgörülü, güzel düşünceli, iyi niyetli, eğri yollara asla sapmayan bir adam arıyorum. Var mı içinizde öyle biri?” Oradakiler içini çeker, “Böylesini zor bulursun ama umudunu yitirme, aramaya devam et. Bulursan bize de haber ver” der ve adamı yalnız bırakırlar. *** Bir bilgin gemide kitap okumaktadır. Oradan geçen bir tayfa merakla ona bakar, “Ne anlıyorsun o kâğıtlardan, ne işe yarıyor onlar?” diye sorar. Bilgin, “Bu kâğıtların içinde derya var. Söyle bakalım, sen fizik nedir bilir misin?” der. “Bilmem” der tayfa. Bilgin içini çekerek şöyle der, “Gitti öyleyse ömrünün yarısı.” “ Edebiyattan anlar mısın?” “Anlamam.” “Gitti öyleyse ömrünün bir yarısı daha!” Bir süre sonra fırtına kopar, gemi beşik gibi sallanmaya başlar. Bilgin telaşla ne olduğunu sorar. “Fırtına çıktı. Gemi batabilir. Yüzme biliyor musun?” der tayfa. “Hayır, bilmiyorum” yanıtını alınca bıyık altından güler. “Gitti öyleyse ömrünün hepsi de!” (Böylece hayat bilgilerinin, pratiğin, kitabi bilgilerden, teorilerden daha işe yaradığı gerçeğine değinir Mevlana’mız. Oysa biz okulda hayat bilgisini ilköğretimde okutur geçeriz ve onları okuldan çıkınca hayatın kucağına atıveririz sudan çıkmış balık gibi...) Mevlana ayrıca kitapları olduğu halde bunları okumayan, onlardan yararlanmayan kişileri kitap yüklü eşeklere benzetir. Eşek, taşıdığı kitapların değerinin farkına varmaz. (Modadır, kültürlü göstersin diye kütüphane yaptırıp içini ciltli, lüks baskılı kitaplarla dolduran ama hiçbirinin kapağını açmayan zenginlere duyurulur!) *** Hadi gelin, Mevlana’dan aldığımız güçle, estirelim bir bahar yeli dostluk ve sevgiden yana. Benliğimizi güllerle bezeyelim, içelim aşkın şarabından kana kana. El ele verelim, gönüllerimizi birleştirelim, ileriye, hep ileriye gidelim. Yepyeni bir can, bir heyecan gelsin içimize. Bencilleri, çıkarcıları karıştırmayalım içimize. Taşlı dikenli de olsa bu yol güzel gelir inanana, kendini bu yola adayana. Doğruya, iyiye, güzelliğe gel! Eğriliği, kötülüğü, çirkinliği alsın sel.

9 Aralık 2012 Pazar

Eleştirel Günlük: Dost

Eleştirel Günlük: Dost: Bir gece habersiz bize gel Merdivenler gıcırdamasın Öyle yorgunum ki hiç sorma Sen halimden anlarsın Sabahlara kadar oturup konuşalım ...

5 Aralık 2012 Çarşamba

BÜYÜ adlı şiir kitabımla ilgili bir yazı

Büyü- Şiirler- Erhan Tığlı- Tay dergisi şiir dizisi 33- 80 sayfa 5 lira İletişim. erhantigli@mynet.com 50 yıldır çeşitli gazete ve dergilerde yazı ve şiirleri çıkan Erhan Tığlı neredeyse yarım yüzyıldır şiir kitabı yayımlamıyordu. 70 yaşına merhaba dediği günlerden birinde sanki “yaşım yetmiş ama işim bitmemiş” dercesine şiirlerini bir kitapta topladı. Kitabın ilk şiiri Aradığım adını taşıyor. Bir sevgili arıyor ama gözünün yaşıyla değil, alnının teriyle kazanmak istiyor bu sevgiliyi. Emeğiyle doymak istiyor, eğilen beliyle değil. Aradığı dost da alnının akıyla övüneceği bir dost olacak, cebinin parasıyla değil... Baharla Gelen Güzellik şiiri –larla ekleriyle müzik havasına bürünmüş. Yaşama sevinci ve iyimser bir dünya görüşü var bu şiirde: “Bir canlılık gelir doğaya baharla/Çiçekler gelin olur/ Düğün yapar arılarla/ Bayramı kutlar kelebekler/ Köylü dayı güreş tutar tarlalarla(...) sarılar yeşillerle oynaşır/Dans eder maviler allarla...” Tedirgin adlı şiirinde ise “Ben bu bulvarların adamı değilim” diyor. Doğayla koyun koyuna yaşamak istiyor, apartmanları mutluluğa çekilmiş silah olarak görüyor... Kitaba adını veren Büyü şiirini anne babalar dikkatle okumalı. Bir antolojiye de alınan bu şiirinde Tığlı çocuklara, güzelliğe köprü kurmalarını, bilinçsiz uykuyu uyandırmalarını, dokuz köyden kovulmaktan korkmamalarını, onuncu köyü unutmamalarını söylüyor... Kitaptaki şiir başlıkları barış, sevgi ve dostluk mesajları veriyor: Şiirleşsin Dünya, Doğ Güneşim Doğ, Kurtarın Şiirimi, Çiçeğe uzanalım, Benim adım Barış, Aşk Yaşlanmaz, Aşk Evreni, Ağlatmamalı Aşk, Sevmek Gül Dikmektir, Şiirdir Sevgi, Güneş Doğacak... Dizeler de aynı duygu ve düşüncelerle bezenmiş, bizi doğruya iyiye güzele, doğaya, doğallığa, birlik ve dayanışmaya çağırıyor, umut aşılıyor: “Güzellik ateşiyle yan/Şiirleşsin dünyan” (şiirleşsin Dünya) “Hadi dostlar el ele verelim gelin(...) Yaşamayı edelim gelin” (Umut Işığı) “Doğ güneşim doğ/Doğ da kötülüğü, çirkinliği kov” (Doğ Güneşim Doğ) “Yakın hem de çok yakın/Yepyeni bir güneş doğacak” (Neredesin Umut Kaptan) “Gül çocuk gül/ Senin kadar/Güzel olsun yaşamak” (Gül Çocuk Gül) ... Şairimiz toplumun aksak yönlerini taşlamalarla dile getirmiş. Niye, Aydın mısın, Deli Aydın, Beni Böyle Sevmeyin, Çelişki, Bir Numaralı Adamın Sonu bu tür şiirlerden... Aşk şiirlerinde bile toplumsal konular dizelerle ya doğrudan ya da dolaylı olarak ele alınmış... Akbaba, Gırgır gibi mizah dergilerinde yazıları çıktığı için olacak, şiirlerinde güldüren düşündüren öğeler çokça yer alıyor. Çelişkilerimizi esprili bir dille göz önüne seriyor: “... Yine el üstünde tutuldu/Ama sıfır oldu...” (Bir Numaralı Adamın Sonu) “Mide açsa yemek ister/Mutlu olmak emek ister/Gerçekleri gören çoktur/ Söylemeye yürek ister” (İster) “Balığı seviyorsun/Tutup yiyorsun/Koyunu seviyorsun/Kesip yiyorsun/Muhabbet kuşunu kafese/Süs balığını akvaryuma hapsediyorsun...” (Beni Böyle Sevmeyin) “Sevişmelerden doğduk/Savaşıyoruz!” (Çelişki) Çocukların diliyle konuşuyor kimi şiirlerinde, onların ağzından kötülüklerle savaşmak gerektiğini vurguluyor. Bu konuyu şu şiirlerde görüyoruz: Gül Çocuk Gül, Oyuncak, Yeni Bir Dünya, İçimdeki Çocuk- Dışımdaki Adam, Gazeli Çocuk, Yitik Çocuk... İşte birkaç örnek: “Tanrım/Öyle bir oyuncak ver ki büyüklere/ Onunla oynamaktan/ Vakit bulamasınlar/Topla tüfekle oynamaya, /oraya buraya bomba atmaya” (Oyuncak) “Masallarda üç elma düşerdi gökten/Şimdi üstüne bombalar düşüyor/.../Kocaman adamların/Bu kadar küçülmelerine/Şaşıyor...” (Gazzeli Çocuk) “Özlemlerime kar yağdı/Dindiremedim/ Çocukluğumu dönme dolaplara/Bindiremedim/.../Elimden tutmadılar benim/Basmadılar bağırlarına/Tinere sığındım/Denize düşenin yılana/Sarıldığı gibi” (Yitik Çocuk) Tığlı sözcük oyunlarına, anlaşılmaz imgelere başvurmuyor, sade, akıcı, açık ve duru sözcüklerle yazıyor şiirlerini ama kimi yerlerde anlamı güçlendirmek için benzetme ve söz sanatları da yapıyor. Bunlar yapmacık değil, ele alınan konuyu vurgulamak için yapılmış: “Umut Işığı”, “Geceyi İçmek”, “Gece Bulut olmuştu”, “Özlemimin Ateş Böcekleri”, “Neredesin Umut Kaptan”, “Aşk Ocağı ve Dost Kucağı”, “Kuyuya Gömülen Aşk”, “Seni Düşünmek- Çiçeklere Bürünmek”, “Sevmek Gül Dikmektir”, “Sabahın İlk Sahipleri”... gibi şiir başlıklarından ne demek istediğimiz anlaşılıyor ama biz seçme dizelerle daha da belirginleştirelim görüşümüzü. “Bir aşk yakamozlanması yok evrenimde/Oysa el ele göz göze, yalınayak/koşmalıydık özlem denizlerine/Mutluluğun sımsıcak kumlarına/Uzanmalıydık birlikte...(...)Balta girmemiş ormanlarda yürür gibiyim/ Kentin kahredici gürültüsü/Tamtam çığlığı beynimde” (Tedirgin) “Gökteki ayla yıldız/Evlerdeki elektrikler u-yandı” (Şiirleşsin Dünya) “Sımsıcak bir sevda soluğuyla/Türküleşsin dünya” (Umut Işığı) “Özlemler tomurcuklansın/Sevinçler kanatlansın/ Yaşamak şaha kalksın” (Doğ Güneşim Doğ) “Ben bir kuyuyum derin mi derin/ Yosun tutmuş öyküsü duvarımda çilenin” (Dipsiz Kuyu) “Geceyi içmek istedim/Gece beni içti” (Geceyi İçmek) “Bencilliğin fildişi kulesinden in/Özveri atına bin” (Gerçek Din) “Gönül kapısının anahtarını/Dostluğun gül elinde bulursun ancak” (Aşk Ocağı...) “Hüzün ordusuyla geliyor/ Çile topu tüfeğiyle” (Aydınlık Nöbette) “Yârin dudağından derlenmiş/Gül tadında/ Bir mektup geldi bana” (Gül Tadı) “Şiirle kurtulurum/Yalnızlığın yaktığı ateşten” (Cennetim Cehennemim) ... Kitaptaki şiirleri bütünüyle inceleyenler ona niçin Büyü adını verdiğini sezebilirler. Bence bu söz iki anlamda kullanılmış; şairimiz hem bize küçüklükten kurtul, güzelliklerle büyü demek istiyor hem de şiirin başka bir büyü olduğunu göz önüne seriyor. Yazımı Erhan Tığlı’nın okuyucularına ve aydın kişilere seslendiği Kurtarın Şiirimi şiirinden birkaç dizeyle bitiriyor ve hadi şairlerimizi yalnız bırakmayalım, onları kurtarmak kendimizi de kurtarmaktır bir bakıma yozluklardan, bencil duygulardan, çarpıklıklardan ve de kötülerin, çirkinlerin saltanatlarından diyorum: “Hadi gelin dostlar kurtarın şiirimi Ayrık otlarına tutsak olmasın bahçemiz Solmasın yârin dudağındaki karanfilimiz” Beyza Özlen

4 Aralık 2012 Salı

SÖZÜN ÖZÜ

Sözün ÖZÜ Gerçeğin GÖZÜ AŞK: Sahtesini gerçek sandığımız, gerçeğini kolay kolay bulamadığımız. BALIK: Bilinçsizce avlayıp köküne kibrit suyu ektiğimiz BENCİLLİK: Bir türlü başımızdan atamadığımız CAMBAZLIK: Yaşamak için öğrenmek zorunda olduğumuz ÇIKARCILIK: Duvarını kolayca yıkamadığımız DOĞRULUK: Kendimizden başkasında göremediğimiz DÜŞÜNCE: Çoğu insanda iş işten geçtikten sonra rastladığımız EDEBİYAT: Kökünde edep olduğunu unuttuğumuz FEMİNİZM: Kadın hakları savunuculuğunu, erkek düşmanlığına dönüştürdüğümüz GÖNÜL: Kapısını herkese açamadığımız HATIR: Sık sık kırmaktan zevk aldığımız HAYAT: Güle ağlaya yaşadığımız, uğruna nice dostları harcadığımız İŞ: Tatil yapmaktan dalga geçmekten yapmaya fırsat bulamadığımız KABAHAT: Üste para versek de kimselere satamadığımız LAK LAK: Etmesini en iyi bildiğimiz MEMUR: Bordo mahkumluğundan kurtaramadığımız MİZAH: Yıllardır doya doya gülemediğimiz, değerini bilemediğimiz MUTLULUK: Büyüğünü elde etmek isterken küçüğünü kaçırdığımız NEMELAZIMCILIK: Her zaman, her yerde meslek edindiğimiz ORMAN: Yaka yaka bitiremediğimiz ÖĞÜT: Kendimizden başkasına bol bol verdiğimiz PARA: Araç iken amaç haline getirdiğimiz, kazanmak için kendimizi yiyip bitirdiğimiz. REKLAM: Sayesinde(!) tüketme çılgınlığına eriştiğimiz SANAT: Güzellik sırrına eremediğimiz, pek yanına gelemediğimiz ŞAMAR: Dostlarımızdan, arkadaşlarımızdan yiye yiye bıkmadığımız ŞEMSİYE: Anlamı güneşlik olduğu halde yağmurda kullandığımız TENCERE: Kiminde et< kiminde dert kaynattığımız TURİST: Kazıklamayı marifet saydığımız UMUT: O olmadan yaşayamadığımız, hem yiyip hem zayıfladığımız ÜN: Kavuşmak için can attığımız, kavuşunca bir karış büyüdüğümüzü sandığımız VEFA: Çoktandır izine rastlayamadığımız YAZAR: Kitabını pek okumadığımız ama gerçekleri dile getirince kızdığımız ZAM: Yağmurunda ıslanmaktan kurtulamadığımız ZAMAN: Suçu, günahı sırtına yüklediğimiz, öldürmekten zevk aldığımız. Erhan TIĞLI erhantigli@mynet.com *******************

29 Kasım 2012 Perşembe

Gül Diken bir fıkra...

Temel akşam eve gelmiş Fadime boynuna sarılarak karşılamış onu. 'Temel'um harika bir haberim var. Bir ay geciktim. Herhalde bir bebeğimiz olacak, Doktor bu sabah test yaptı. Sonucunu alana kadar lütfen kimseye söylemeyelim! ' demiş heyecanla. Ertesi sabah Trabzon Elektrik idaresinden bir görevli son faturayı ödemedikleri için kapıyı çalmış: 'Siz Fadime misiniz? Biliyor musunuz bir aylık gecikmeniz var.' 'Bir aylık gecikmem olduğunu siz nereden biliyorsunuz? ' demiş Fadime hayretle. 'Bu dosyalarımızda açıkça görünüyor.' 'Ne? Dosyalarınızda mı?' 'Kesinlikle! ' 'Beyefendi, bu gece eşimle bu konuyu görüşürüm!' demiş. Fadime korkuyla ve akşam olanı biteni Temel'e anlatmış. Temel ertesi sabah kızgın bir boğa gibi Trabzon Elektrik idaresine dalmış: 'Neler oluyor burada? Karim bir dosyadan bahsetti. Aylık gecikmesi ile ilgili!' diye bağırmış Temel. 'Sakin olun. Ciddi birşey değil!' demiş memur. 'Bu gecikme için bize borçlusunuz!' 'Size borçlu muyum? Ya ödemezsem?' 'O zaman sizinkini kesmek zorunda kalacağız!' 'Ama o zaman Fadime ne yapacak?' 'Bilmiyorum! ' demiş memur. 'Hanımefendi artik mumla falan idare eder... __._,_.___

21 Kasım 2012 Çarşamba

B İ R M İ L Y O N K A L E M: Öğretmenin Sesi

B İ R M İ L Y O N K A L E M: Öğretmenin Sesi: ÖĞRETMENİN SESİ Orta yaşlı adam, koltuğundaki evrak dosyasıyla resmi daireden içeri girdi. Yorgun olduğu belli oluyordu. “Her gün bu daire...

17 Kasım 2012 Cumartesi

Gazzeli Çocuk

GAZZELİ ÇOCUK




Masallarda üç elma düşerdi gökten

Şimdi üstüne bombalar düşüyor

Mermi yağıyor yağmur yerine

Hem yanıyor hem üşüyor

Bahar nedir bilemeden

Gazele dönen çocuk

Kurtulsa bile bu cehennemden

Kör topal yaşıyor

Kocaman adamların

Bu kadar küçülmelerine

Şaşıyor...

15 Kasım 2012 Perşembe

gönülgözü: İnsangiller...

gönülgözü: İnsangiller...: Benim karşıma yürek lazım Yürekli olacak Allahın kulu Yıkılmadan, korkmadan ayakta duracak Kaçak güreşmeyecek insanoğlu Erkek doğmak iş ...

B İ R M İ L Y O N K A L E M: Adalete bak Adalete!

B İ R M İ L Y O N K A L E M: Adalete bak Adalete!: ADALETE BAK ADALETE... Bir memlekette hukuk olursa politikacıları elinde alet O yerde ayağa düşer adalet... **** Politika ve atalet musal...

13 Kasım 2012 Salı

Filli Bilmeceler ve gülmeceler

FİLLİ BİLMECELER_GÜLMECELER Filler hangi dili konuşurlar? Filamanca Filler tatillerini hangi ülkede geçirirler? Filipinler Filler ev yaptırırken ne kullanırlar? Profil demir Filer hangi marka beyaz eşya kullanırlar? Profilo Filler evlerinde hangi lambayı kullanırlar? Filorasan lamba Filler fotoğraflarını nasıl çektirirler? Profilden Filler başka fillerden söz ederken ne derler? Filanca Fil denizde neye biner? Filikaya Fil hangi silahı taşır? Filinta Fil sivrisinekten bunalınca ne yapar? Filit yapar Filin çok okuyanı ne olur? Filozof Fil üniversitenin hangi bölümünde okur? Filoloji Filler yolda nasıl giderler? Kafileyle Fil artist olunca ne yapar? Film çevirir Fil manken olursa ne yapar? Defile yapar Fil nasıl avlanır? Gafil avlanır Fil çarşıya neyle gider? Fileyle gider Fil müzisyen olunca nerede çalışır? Filarmoni orkestrasında Fil düşerse ne olur? Sefil olur. Filin akılsızı ne yapar? Kefil olur Yakışıklı fil nasıl gezer? Afili afili gezer Filler uçsalardı nasıl uçarlardı? Filo halinde Filler hangi marka giysi giyerler? Akfil Yeşil file ne derler? Klorofil Fil hangi dansı sever? Filamengo Fil etinin en güzel yeri neresidir? Filetosu Filin asıl ülkesi hangisidir? Filistin Fil hangi baharatı sever? Zencefil. � FİL NASIL BİR HAYVANDIR? � Hiç fil görmemiş insanlara fili göstermek istediler. Fili karanlık bir ahıra koydular, fili görmek isteyenleri içeri aldılar. Ahır o kadar karanlıktı ki, kimse doğrudürüst bir şey göremiyordu. Bu yüzden insanlar ellerini filin orasına burasına sürmeye, dokunarak tanımaya çalıştılar. Dışarı çıkınca da fil hakkındaki izlenimlerini anlattılar. Biri filin hortumuna dokunmuştu, “Bu fil dedikleri şey kocaman bir hortuma benziyor” diye konuştu. Öbürü filin kulağına dokunmuştu, “Fil yelpaze gibi bir hayvan” dedi. Bir başkası sadece bacağını elleyebilmişti, “Kalın bir direk bu fil” dedi Diğeri ise filin gövdesinde elini boylu boyunca dolaştırmıştı, düşüncesini “Büyük bir kayaya benziyor” diye belirtti. MEVLANA bu konuda şöyle bir yorum yapıyor: “Herkes filin neresine dokunduysa fili öyle anlattı. Oysa ellerinde kendilerine kılavuzluk edecek bir ışık olsaydı filin tümünü görebilir, doğru bilgi sahibi olabilirlerdi.”Bilgisizliğin karanlığı bizi yanıltır. Ancak bilim ışığıyla doğruyu bulur, eğri yollara sapmayız. Atatürk, “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” diyor. Bize doğru yolu gösteren bilgidir, batıl inançlar değil. ERHAN TIĞLI — (Karıncanın Dersi kitabından) BEŞ İBRETLİK AN… BEŞ DERSİN HER BİRİ AYRI GÜZEL ! Birinci Ders: Okuldaki ikinci ayımda, hocamız test sorularını dağıttı. Ben okulun en İyi öğrencilerinden biriydim. Son soruya kadar soluk almadan geldim ve orada çakıldım kaldım. Son soru söyleydi : ‘Her gün okulu temizleyen hademe kadının ilk adı nedır ?’ Bu her halde bir çeşit şaka olmalıydı. Kadını, yerleri sılerken, hemen Her gün görüyordum. Uzun boylu, siyah saçlı bir kadındı. 50′lerinde falan olmalıydı. Ama adını nerden bilecektim ki ! Son soruyu yanıtsız bırakıp kağıdı teslim ettim. Süre biterken bir öğrenci, son sorunun test sonuçlarına dahil olup olmadığını sordu. ‘Tabii, dahil’ dedi, Hocamız… ‘İş yaşamınız boyunca insanlarla karşılaşacaksınız. Hepsi birbirinden farklı insanlar. Ama hepsi sizin il giniz ve dikkatinizi hak eden insanlar bunlar. Onlara sadece gülümsemeniz ve ‘Merhaba’ demeniz gerekse bile…’ Bu dersi hayatım boyunca unutmadım. Hademenin adını da… Dorothy idi. İkinci Ders : Bir gece vakit gece-yarısına doğru Alabama Otoyolunun kenarında duran bir zenci kadın gördüm. Bardaktan boşanırca yağan yağmura rağmen, bozulan arabasının dışında duruyor ve dikkati çekmeye çalışıyordu. geçen her arabaya el sallıyordu. Yanında durdum. 60′lı yıllarda bir beyazın bir zenciye, hem de Alabama’da, yardıma kalkışması pek olağan şeylerden değildi. Onu kente kadar götürdüm. Bir taksi durağına bıraktım. Ayrılırken ille de adresimi istedi, verdim. Bir hafta sonra, kapım çalındı. Muazzam bir konsol televizyon indiriyordu adamlar. Bir de not ekliydi, armağanda… ‘Geçen gece otoyol da bana yardımınıza teşekkür ederim. O korkunç yağmur sadece elbiselerimi değil, ruhumu da sırılsıklam etmişti. Kendime güvenimi yitirmek üzereydim, siz çıka geldiniz. Sizin sayenizde ölmekte olan kocamın yatağının baş ucuna zamanında ulaşmayı başardım. Biraz sonra son nefesini verdi. Tanrı bana yardım eden sizi ve başkalarına karşılık beklemeksizin yardım eden herkesi kutsasın… En İyi Dileklerimle, Bayan Nat King Cole.’ Üçüncü Ders : Size Hizmet Edenleri Hep Hatırlayın… Bir pastanın üç otuz paraya satıldığı günlerde 10 yaşında bir çocuk pastaneye girdi. Garson kız hemen koştu… Çocuk sordu: ‘Çikolatalı pasta kaç para ?’ ’50 Cent.’ Çocuk cebinden çıkardığı bozukları saydı. Bir daha sordu: ‘Peki, Dondurma Ne Kadar ?’ ’35 Cent.’ dedi garson kız, sabırsızlıkla. Dükkanda yığınla müşteri vardı ve kız hepsine tek başına koşuşturuyordu. Bu çocukla daha ne kadar vakit geçirebilirdi ki… Çocuk parasını bir daha saydı ve ‘Bir dondurma alabilir miyim, lütfen ?’ dedi. Kız dondurmayı getirdi. Fişi tabağın kenarına koydu ve öteki masaya koştu. Çocuk dondurmasını bitirdi. Fişi kasaya ödedi. Garson kız masayı temizlemek üzere geldiğinde, gözleri doldu, birden.. Masayı sanki akan gözyaşları temizleyecekti. Boş dondurma tabağının yanında çocuğun bıraktığı 15 Cent’lik bahşiş duruyordu.. Dördüncü Ders : Yolumuzdaki Engeller… Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun üzerine kocaman bir kaya koydurmuş , kendisi de pencereye oturmuştu. Bakalım neler olacak diye gözlüyor… Ülkenin en zengin tüccarları, en güçlü kervancıları, saray görevlileri birer birer geldiler, sabahtan öğlene kadar. Hepsi kayanın etrafından dolaşıp saraya girdiler. Pek çogu kralı yüksek sesle eleştirdi. Halkından bu kadar vergi alıyor, ama yolları temiz tutamıyordu. Sonunda bir köylü çıkageldi. Saraya meyve ve sebze getiriyordu. Sırtındaki küfeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya sarıldı ve ıkına sıkına itmeye başladı. Kan ter içinde kaldı ama, sonunda, kayayı da yolun kenarına çekti. Tam küfesini yeniden sırtına almak üzereydi ki, kayanın eski yerinde bir kesenin durduğunu gördü. Açtı… Kese altın doluydu. Bir de kralın notu vardı içinde… ‘Bu altınlar kayayı yoldan çeken kişiye aittir.’ diyordu kral. Köylü, bugün dahi pek çoğumuzun farkında olmadığı bir ders almıştı. ‘Her engel, yaşam koşullarınızı daha iyileştirecek bir fırsattır.’ Beşinci Ders : Önemli Olan Vermektir.. Yıllar önce hastanede çalışırken, ağır hasta bir kız getirdiler. Tek yaşam şansı, beş yaşındaki kardeşinden acil kan nakli idi. Küçük oğlan aynı hastalıktan mucizevi bir şekilde kurtulmuş ve kanında o hastalığın mikroplarını yok eden antikorlar oluşmuştu. Doktor durumu beş yaşındaki oğlana anlattı ve ablasına kan verip vermeyeceğini sordu. Küçük çocuk bir an duraksadı. Sonra derin bir nefes aldı ve ‘Eğer kurtulacaksa, veririm kanımı’ dedi. Kan nakli yapılırken, ablasının gözlerinin içine bakıyor ve gülümsüyordu. Kızın yanaklarına yeniden renk gelmeye başlamıştı, ama küçük çocuğun yüzü de giderek soluyordu… Gülümsemesi de yok oldu. Titreyen bir sesle doktora sordu : ‘Hemen mi öleceğim ?’ Ufaklık, doktoru yanlış anlamıştı, ablasına vücudundaki bütün kanı verip, öleceğini düşünüyordu. Gönderenin Notu : İçinizden gelmiyorsa, bu e-postayı kimseye göndermeyin. Hiç kimseye göndermezseniz de bir şey olmaz zaten. Eğer burada anlatılanlar sizi hiç bir şekilde etkilemediyse zaten içinizdeki bazı duyguları kaybetmişsiniz demektiR… MUTLULUĞUN RESMİ Bir gazetenin şiir köşesinde genç bir ozanın, “Ne zaman mutluluğun resmini yapmak istesem/ Aklıma sen gelirsin” dizelerine rastladım. Bu dize mutluluğun resminin nasıl yapılacağını düşündürdü bana. Genç ozan ne zaman mutluluğun resmini yapmak istese sevgilisi geliyormuş aklına. Şimdi böyle düşünüyor ama aradan yıllar geçtikten sonra gene böyle mi düşünecek acaba? Bu sevgili hakkında bir başkası aynı duyguları taşıyabilir mi, olursa nasıl olur yaptığı resim ya da sevgili gerçekten mutluluğun resmini yaptıracak kadar iyi ve güzel mi? Öyle olsa bile bir başkası bu resme dudak bükerek bakmaz mı? Bir anket yapsak, çeşitli kişilere mutluluğun resmini yaptırmaya kalksak ne yaparlar acaba? Aç bir yemek resmi yapardı herhalde. Şişman zayıflığı mutluluk resmi olarak çizerdi muhakkak. Parasız para, evsiz ev resmini yeğlerdi herhalde. Çevreciler doğayı gösterirlerdi resimlerinde mutluluk simgesi olarak; çiçekler, ağaçlar, mavi deniz ve gökyüzü gülümserdi tuvallerinde. Yapsatçı apartman, site yapardı, bire mal eder, bine satardı… Geçenlerde gazeteciler ünlü yıldızımız Ajda Pekkan’a mutluluk hakkındaki düşüncelerini sormuşlar. “Özel hayatımda bulamadığım sevgiyi, mutluluğu halkta buldum” demiş mega starımız! Bu yanıt bana biraz yapmacık geldi. Halk sözü eden şarkıcılarımıza halka bedava konser vermelerini teklif edeceksin. Bakalım kabul edecekler mi? Bir de şu geliyor aklıma: Yıldızımız aradığı mutluluğu özel hayatında bulsaydı halk umurunda olur muydu acaba? Sanatçı geçinen şarkıcıların söylediği şarkılara bakın. Hangisinde halka mutluluk veren sözler, mesajlar var? Veriyorlarsa nasıl bir mutluluktur bu; boş vermişim dünyaya, aldırma gönül, kader böyleymiş, ne söylesem boş, dertleri zevk edindim, bende neşe ne arar, sevil de sevme, ağlama, ağlat, yoksa zehrolur bu tatlı hayat mutluluğu mu? Mustafa Özbalcı adlı bir ozan da, “Aydınlık bir dünya içindeyim/ Gittikçe güzelleşiyor yaşamak/ benim için akıyor bütün çeşmeler/ Mutluluk avuçlarımda yaprak yaprak” diye başlamış “Mutluluk Şarkısı” şiirine. İyi, güzel de, buradaki mutluluk bencil bir mutluluk değil mi? İnsanları mutlu etmeyi, mutluluğu paylaşmayı düşüneceğine ben diyor hep! Charlotte Brontr, “Çevresindekiler tarafından sevilmekten ve varlığın onları mutlu kıldığını görmekten büyük mutluluk yoktur” diyor. Mutluluk paylaştıkça çoğalır, dert paylaştıkça azalır, sözünü de unutmayalım. Bir atasözümüz de, “Ne mutlu o kişiye ki kendi ayıbını görür” diyor. Oysa biz başkasının gözünde mertek aramaktan kendi gözümüzdeki çöpü göremeyiz Armudun sapı, üzümün çöpü var diyerek mutsuz oluruz. Kendimize iğne batırmayı unuturuz, başkalarına çuvaldız batırmaya kalkarız. Dünyayı kendimize zindan ederiz… Mutluluğun resmini yapmak için önce kendimizi düzeltmeli, mutlu olmaya kendimizi hazırlamalıyız. Geleceğe güvenle bakmalı, umudumuzu, özlemimizi yitirmemeliyiz. Sevgi, hoşgörü fırçalarını ve renklerini elimizden eksik etmemeliyiz. Yoksa yaptığımız basit bir karalama, gelişigüzel yapılan bir çalışma olur, boşuna çaba harcarız. Hadi gelin, hep birlikte mutluluğun resmini yapalım. Resmimizi iyimserlik, özveri ve erdem tablosu haline getirelim. Resmimize baktıkça içi açılsın herkesin. � ERHAN TIĞLI ÇOK KOMİK BİR GÜNDÜ… Sabahleyin uyandım. İçimde nedenini bilemediğim bir esenlik vardı. Üşümedim, yanmadım. Cama dayanmadım, cam kırılmadı, kana boyanmadım. Dışarıda şiirsel bir hava vardı. Dün gökyüzünü boydan boya kaplayan kara bulutlar dağılmıştı. Mavilikler insanın içini açıyor, güneş gelinlik bir kız gibi gülümsüyor, parıldıyordu. Türkü söyleyerek kalktım. Elimi yüzümü yıkayıp sofraya oturdum. Kahvaltı hemen önüme geldi. Zeytin, peynir, reçel, bal… her şey tamamdı. Sadece kuş sütü eksikti. Apartman komşularımız kavga, gürültü etmiyorlardı nedense. Dudak bükerek giyindim. Hazırlanıp sokağa çıktım. Her taraf tertemizdi. Etrafta bir gram bile çöp görülmüyordu. Kirlilikten eser yoktu çevrede. Çiçekler açmış, ağaçlar yeşilliğe bürünmüşlerdi. Herkes gülümseyerek birbirine günaydın diyordu. Arabalar kaldırımlara park etmemişlerdi. Yol üstündeki kıraathanede kimse okey, tavla gibi oyunlar oynamıyor, sigara içmiyordu. Müşterilerin hepsi de gazete, dergi, kitap okuyorlardı. Bu duruma o kadar şaşırdım ki, dalgınlıkla birine çarptım. Çarptığım kişi yüzüme dövecekmiş gibi bakmadı, benden önce özür diledi. “pardon” dedim. “pardon çıkalı eşeklik arttı. Önüne baksana ayı” demedi. Bu kadarı da olamazdı. Biri bana şaka yapıyordu herhalde… Hayret ve şaşkınlıkla kaldırımdan aşağı inmişim farkında olmadan. Karşıdan gelen taksiyi göremedim. Neredeyse arabanın altında kalıyordum. Sürücü, “Arabanın altında kalıp geberdiğine yanmam. Seni adamdan sayarlar, ona yanarım. Dağda mı geziyorsun be?” demedi. “Bir yerinize bir şey olmadı ya? İsterseniz sizi gideceğiniz yere kadar götüreyim” dedi. Teşekkür ettim. Biraz yürümek, bu güzelliğin tadını çıkarmak istediğimi belirttim. Daireye biraz geç kaldım ama patron kızmadı, anlayışla karşıladı, azarlamadı. Gülerek maaşlarımıza zam yapacağını söyledi. Bu zammı daha önce yapmadığı için özür diledi. Ev sahibi de kiraya zam yapmayacaktı zaten. Büyü bozulmasın diye dua ederek gazetelere göz attım. Enflasyon sıfıra inmişti. Hiçbir eşyanın, malın fiyatı artmamıştı. Hele anarşi, terör, cinayet haberlerini göremeyince gözlerim fal taşı gibi açıldı. Hayret, politikacılar atışmamışlar, söz düellosu yapmamışlardı! Her gün bir cevher yumurtlayan, medya maymunu yıldızcıklar, sanat için soyunmamışlar, birbirleriyle çekişmemişlerdi. Rüya Kaşar, gene abuk sabuk laflar etmemiş, gazetelerin baş köşesine kurulmamıştı. Kendisi her nasılsa ağzını açmadığı gibi, eski kocası, kardeşi, annesi her çorbaya maydanoz olmaya kalkmamışlardı. Futbol maçlarında hiç olay çıkmamıştı. Fanatikler kol kola girip şarkılar söylüyorlardı… Yoo! Bu kadarı da olamazdı. Biri benimle dalga geçiyordu muhakkak. Hele televizyonda kavgasız dövüşsüz, kansız, cinayetsiz diziler başladığını duyunca iyice zıvanadan çıktım. Ben böyle anormal şeylere alışkın değildim. Yadırgamıştım bütün bunları. Bu ne renksiz, heyecansız hayattı böyle! “Yeter be!” diye bağırdım. Karım, “Sabah sabah niye bağırıyorsun, hayrola, ne var, ne oldu?” diye homurdandı. Bir de baktım ki, daha yataktayım. Hava bulutluydu. Komşular sabah kavgalarına başlamışlardı. Kapıları çarpıyorlar, bağırıp çağırıyorlardı her zamanki gibi. Gazetelerden kan sızıyordu. Pencereyi açtım. Hava kirliliği, gürültü patırtı yüzüme tokat gibi çarptı, beni kendime getirdi. Derin bir oh çektim. Çok şükür, deminki sinir bozucu sessizlik sona ermiş, hayat normale dönmüştü! Keyifle bir küfür savurdum. Acı bir gülüşle, kendi kendime söylenerek giyinip ayaküstü bir şeyler atıştırdıktan sonra sabırsızlıkla sokağa fırladım. Kirlilik, çirkinlik, kötülük, kollarını açıp bağırlarına bastılar; “Sen bizsiz, biz sensiz yapamayız, hoş geldin, nerelerdeydin, özlettin kendini” dediler. Yolumu gözleyen bencillikle çıkarcılığa selam vererek, alıştığım cehennemin içine daldım. ERHAN TIĞLI >>> FIKRALAR ADEM VE HAVVA Bir Fransız, bir Alman ve bir Türk müzede “Adem ve Havva Cennet Bahçesinde” tablosuna bakıyorlarmış: � Alman: -”Bedenlerinin kusursuzluğuna bakar mısınız? Adem ile Havva mutlaka Alman olmalı.” demiş. � Fransız, Alman’a karşı çıkmış: -”Havva ne kadar güzel, Adem ne kadar yakışıklı. Bu denli çekici olduklarına göre, hiç kuşkusuz Fransız olmalılar.” Türk, tabloyu uzun uzun izledikten sonra kararını vermiş: -”Bunlar kesin Türk’tür. Üstte yok, başta yok, elmadan başka yiyecek yok. O DA İKİ KİŞİYE BİR TANE, ama hala kendilerini cennette sanıyorlar.” SINAV SORULARI Temizlikçi bir kadın dışardan İlkokul diploması almak için sınava girer. Tabiat bilgisinden sorular ve cevaplar şöyle: - Soru Mide ne iş yapar? - Cevap Sindirim yapar, yediklerimizi öğütür. - Soru ‘Akciğer ne iş yapar?’ - Cevap Solunum yapar, bizi yaşatır. - Soru Kalp ne iş yapar? - Cevap Dolaşım yapar. - Soru Beyin ne iş yapar? - Cevap Bizim apartmanda kapıcılık yapar. BOT NE KADAR? Abimiz koyu kahverengi deri, yarım botu alıp kasaya yanaşıyor. Kasadaki kız botları poşete koyarken, sayın abimiz de soruyor; - 43 lira değil mi?… - Kız, ‘Ne münasebet’ der gibi bakıyor ve ‘Bunlar orijinal deri… İndirimli fiyatı 180 lira.’ Abimizin bitiş cümleleri, kızcağızın kopuş anına denk geliyor; - Olur mu hanımefendi, altında ‘Size 43′ yazıyor… NATAŞA İzmir’de 15 yıl kadar oluyor, maçta yanıma süzme Karadenizli müthiş çenebaz bir vatandaşımız düştü. Günün olayı idi Nataşa konusu. Evli idi, onun da ilgisi vardı Nataşalara.. Dayanamadım sordum. ‘Karınızı aldatmak nasıl bir duygu’ diye acaba? Suçluluk duymuyor muydu? Verdiği cevap şu oldu: - Onlar da karı diye yıllarca bizi aldatmışlardur da! NE DOKTORMUŞ BE! Yıllar önce bir Karadeniz kasabasında görev yaparken, kansızlık nedeniyle başvuran bir hastamı muayene ediyordum. Konjoktiva dediğimiz alt göz kapağının içine bakarken, bir yandan da : ‘Amca sende basur mu var?’ dedim. Kansızlığın baş sebeplerinden biridir ve Karadeniz’de bu duruma sık sık rastlanır. Amcanın dışarı çıkarken yanındaki arkadaşına söylediğini hâlâ hatırlarım… “Ne doktormuş be, helal olsun..! Gözümden baktı, …ötümdekini gördü.. DÜZEN Ecevit 1997 yılı seçim kampanyasında konuşuyor: - Bu düzen değişecektir. Bir vatandaş bağırmış : - Düzen hayatından memnun; düzülen ne zaman değişecek? ERHAN TIĞLI NE GÜZELDİR BİRİNE ‘’ İYİ Kİ VARSIN DİYEBİLMEK ! � Ne güzeldir birine ‘ İyi ki Varsın’ Diyebilmek.. Bu ‘biri’ hayatınızdaki o boşlukta iyilerin derinliğini bırakmıştır. Bıraktığı derinlik de, devamında iyi damlalarını ardından getirmek de gecikmeyecek ve ‘İyikiler’ denizini oluşturacaktır. Bu deniz berraktır. Ayaklara batacak çakıldan ıraktır. Ne kadar derine giderseniz gidin denizin dibi aynı mavilikte olacaktır. Bu deniz sukundur. Sizi fırtınalarında savurmaz. Başka denizlerdeki fırtınaların önceden habercisidir. Onu izlerken dalıp gidersiniz hayallere, ama şu anki gerçeklerle.. Bu deniz Filizdir. Yeşilinin taze kokusu, yeni doğuşların müjdesidir. Emekle beslenir, meyveleri çeşit çeşit renk renkdir. Bu deniz paylaşımdır. Lokman ağzındayken, kursağı boş olanları düşünmektir. ‘Ne fark eder ki’ deyip geçmemektir. Binlerce deniz yıldızı sahile vurduğunda, ‘hangi birini okyanusa geri göndereceğiz’ dememektir. Bir tanesi için bile çok şey fark ettiğini bilmektir.. Bu deniz ‘Sevgi’ dir.. Her harfinin hakkını vererek söylemek, değerini bilerek yaşamaktır. Sözde değil Özde Sevmektir… Bu gün kaç kişiye ‘İyi ki Varsın’ dediniz.. Hayatlarımıza zaman eklenirken, Zamanlarımıza hayat eklemeyi unutmayalım… BU MESAJI ALAN TUM INSANLAR “Sizi cok ama cok seviyoruz.” MUTLU MAIL GRUBU Gruba üye olmak için : Mutlu-subscribe@yahoogroups.com Gruptan ayrılmak için : Mutlu-unsubscribe@yahoogroups.com� Tatile giderken : Mutlu-nomail@yahoogroups.com� Tatilden dönünce : Mutlu-normal@yahoogroups.com UYUMAYA DEVAM Ahmet Bey, sabah saat 7.00′de *Casio** masa saatinin alarmıyla gözlerini açtı. *Puffy** yorganını kaldırdı. *Hugo Boss** pijamalarını çıkarıp *Adidas** terliklerini giydi. *WC** ‘ye uğradıktan sonra banyoya geçti. *Clear** şampuan ve *Protex** sabunuyla duşunu aldı. *Colgate** ile dişlerini fırçaladı. *BRAUN** ile saçlarını kuruttu. *Bill’s** gömleğini ve *Pierre Cardin** takımını giydi. *Lipton** çayını içti. *Sony** televizyonda medya özetlerini ve *flash** haberleri izledi. * *Citizen** kol saatine b aktı. Aile fertlerine *’BYE’** deyip *Hyundai** otomobiline bindi. *Blaupunkt** radyosunu açarak, *rock** müziği buld! u. Ağzına bir *Polo** şeker attı. Şehrin göbeğindeki *Mega Center** ‘daki ofisine varınca, *Toshiba** bilgisayarını çalıştırdı. *Microsoft Excel’e** girdi. *Ofisboy** ‘dan *Nescafe** ‘sini istedi. Saat 10.00′a doğru açlığını yatıştırmak için *Grissini **yedi. Öglen *Wimpy’s Fast Food** kafeteryaya gitti. Ayaküstü, *Coca Cola** ve **hamburgeri **mideye indirdi. *Camel** sigarasını yakıp *Star** gazetesini karıştırdı. Akşamüzeri iş çıkışı *Image Bar’** a uğrayıp *JB’** sini yudumladı, sonra köşedeki *Shopping Center** ‘a uğradı. Eşinin sipariş ettiği *Ariel** deterjan, *Ace** çamaşır suyu, *Palmolive** şampuan, *Gala** tuvalet kağıdı, *Sprite ** gazoz ve *J! ohnson** kolonyayı alarak kasaya yanaştı. *Bonus** kartıyla ödemeyi yaptı. Hafta sonu eşi Münevver’le *Galleria** ‘ya giden Ahmet Bey, *Showroom** ‘ları dolaşıp *Kinetix** ayakkabı, * *Lee Cooper blue jean** satın aldı. Akşam evde bir gazetenin verdiği *TV Guide** ‘a göz atan Ahmet Bey, kanallar arasında *zapping** yaparak, *First Class** , *Top Secret** , *Paparazzi** gibi programlar izledi. Aynı anda *Outdoor** dergisini karıştırdı. Uykusu gelen Ahmet Bey, televizyonu kapatıp yatak odasına geçerken, kendini mutlu hissetti. ** ‘Ne mutlu Türk’üm diyene!’** diye gerindi ve uyudu. *Hâlâ da uyuyor. Ne zaman uyanacağı da belli değil. ERHAN TIĞLI >>> ŞİİRLER <<< BİTMEDİ DAHA bitmedi daha sarışın bir çocuğun güneşin doğuşunu hayal ederken okuduğu türkü… bak inatla bunu söylüyor sana alev yürekli bütün ozanları yurdunun � gökkuşağını paleti yapmış bir ressam alıyor fırçasını celladın elinden tamamlamak için mutluluğun yarım kalan resmini… � bir hüzün anıtı gibi asılı duruyor hala duvarımda yitik bir yüzyıla miras bıraktığınız o acı tebessüm. umutsuzum sanma gözyaşlarıma aldanıp kavgamı büyütüyorum her damlada her damlada daha da büyüyorum… � bitmedi daha mavi gözlü bir ozanın gündoğumunu düşlerken yazdığı şiir bak inatla bunu söylüyor sıkılmış yumruklarımız dost bahçemizde açmış karanfil kırmızısı bunu söylüyor, biz doğmadan ölen dostların yüreğimizin ezberine bıraktığı O son bakış… � MELİH COŞKUN / 2010 KURBAN KİM… Tıkanmış bacası duygularının Halin duman! Kurt dadanmış düşüncelerine Farkında değilsin. Kuyuda olduğunun. Kül yağıyor gül yerine Kirlettiğin evrenine… Bencil tutkulara Çoktan olmuşsun kurban! Neyi aklayacak sanıyorsun Kurban ettiklerinden akıttığın kan… ERHAN TIĞLI KİMBİLİR, NE ZAMAN UYANACAĞIZ? Önce, ağaçlarımızı kestik… Yangınlara verince ormanlarımızı; Gölgelerine hasret kaldık. Piknik alanlarımız SİT ilan edildi. Tek yeşilliğimiz mezarlıklar şimdi… Daha sonra tek katlı evlerimizi yıktık. Yerlerini çok katlılara bıraktık. İnsanlarla selamı sabahı da kestik… Ve televizyon geldi ülkeme. İyi, hoşgeldi de derdini de Beraberinde getirdi. Beyaz cam evimizin baş konuğu oldu. Sohbetlerimizi de kestik… Ve bilgisayar geldi ülkeme. Anne okey salonlarında, Baba tavla salonlarında, Çocuklar sohbet ve oyunlarda, Zamanı kolayca tüketir oldu. Sonunda olan oldu. Yalnızlıklarımıza çekildik… Daha sonra büyüklerimizi saymayı unuttuk. İşte asıl sorun o zaman başladı. Alışkanlıklarımız hep sanal oldu. Ve sevmeyi, sevilmeyi de tükettik. Değerlerimizi de yitirdik… Şimdi mi? Uyurgezer olduk. Kim bilir ne zaman uyanacağız? Belli değil!.. EMİNE PİŞİREN / 20.10.2011 UMUT Yaşamak ummaktır. Yeşil yapraklar umar şu beli bükülmüş agaç, yelkenler rüzgar umar bir kız tanırım, sarışın sevgilisini esmer umar. Aç karnına istiklal umar Bombay’lı amale, Cava’lı topraksız, Hamburg’lu ana ekmek umar, Paris’li çocuk intikam ben sulh umarım Ramazan oğlu Recep kışlanın duvarına vermiş sırtını memleketten mektup umar ve her talim dönüşünde, her nöbete çıkışında tezkere umar. Ummaktır yaşamak. Çık bu saatte evinden kilitle odanın ve kalbinin kapılarını, keder seni evde bulmasın, pişmanlık geri dönsün kapından. Vehimlerini azat et; soyun hatıralarından, tazelensin adımlarındaki kuvvet doğacak günü yolda karşıla: yeni umutlarla başlar yeni gün; tahammül umuttan doğar. Zaman bizim dostumuzdur, unutma en az HÜRRİYET kadar. Ummaktır yaşamak. İbret al, ders al geceden çevir başını gökyüzüne yıldızlara bak. Güneşli sabahların umududur yıldızlar. Bir vedalık hükmü var hayatın, ölümün vakti saati sorulmaz. Serçe kuşu gibidir umut, dal yorulur, serçe yorulmaz. SUAT TAŞER >>> GÜZEL SÖZLER <<< – Hayat; benim hayatım. Dışardan nasıl göründüğünün önemi yok. İçerden görenler yetiyor. Dışardan yargılayanlara sözüm yok. Dişarda kalmaları yetiyor… – Gideceğiniz yeri bilmiyorsanız, vardığınız yerin önemi yoktur… – Delilik; başka bir kılığa bürünmüş akıldan başka bir şey değildir. GOETHE >>> KİTAP DÜŞMANLIĞI, YAKIŞIR MI BİZE!? Sayın başbakanımızın kendisine ait olmayan; “Minareler süngü/ Kubbeler miğfer/ Camiler kışlamız…/ şeklindeki devam eden (Ziya Gökalp’e ait) şiiri okuduğu için TCK’nın 312-2.Maddesi doğrultusunda cezaeviyle tanıştığını bilirsiniz. Şiir okuyan bir kişinin cezalandırılması, sizi bilmem ama beni bu çağda utandırıyor! Eğer ortada bir suç varsa, şiiri okuyan değil, yazanın cezalandırılması gerekmez miydi? Şair ölmüş, illa ki ceza vermek gerekiyorsa başbakanı içeri tıkacağımıza rahmetli şairin mezar taşlarını ipe çekseydik daha adaletli olmaz mıydı? Sayın Başbakan, ceza evine girerken: “İngilizce öğrenmek için iyi bir fırsat olacak” dediğini bu günkü gibi anımsıyorum. Yüzünün hüzünlü halini de… Keşke İngilizceyi öğrenseydi de, o meşhur çıkışında “ONE MINUTE” yerine, “Just a minute” demesi gerektiğini öğrenseydi. Şiir, kitap, yazar,gazeteci düşmanlığı yakışır mı bize? Ya Nazım Hikmet’e çektirdiklerimiz? Bir şiirinden dolayı tam 28 yıl 4 ay ceza yemişti. Tarih gerçekten tekerrürden ibaret. Nazım Hikmet, “şiirden değil, komünizmi övmekten ceza aldı” diyenler çıkabilir, kömünizm korkusu şu andaki ‘Ergenekon’ iddialarından pek ayrımı yoktu. Yasal komünist partilerimiz var şu anda, aldıkları oy da belli… Adnan Menderes döneminde Fazıl Hüsnü Dağlarca’ın bile içeri tıkıldığını biliyor musunuz? Kitap ve yazar düşmanlığı niye? diye sormak gelmiyor mu içinizden? Havalarından yanına varılmayan ulusal basındaki köşe yazarlarının çoğu “Bu memlekette Ahmet Şık’ın başına gelen daha önce hiç görülmedi!” türünden başlıklar attılar, atıyorlar…Bu da kocaman bir YALAN! İktidarlar her dönemde yazarlardan, özellikle şairlerden hep korkmuşlardır. Bir istisna söz konusu:1923 sonrası,-Adnan Menderes dönemi- devlet tarafından para ile ödüllendirilen tek şairimiz var. Necip Fazıl Kısakürek… O da üç gün sonra kumar oynarken yakalanmıştı.(NOT: Canı sıkılan varsa birazcık araştırsın) 1933 yılındayız: Kazım Karabekir hakkında basında aşağılayıcı haberler yayınlanmaktadır. Haberlerin asılsızlığını anlatmak için bir kitap yazmaya karar verir. Kendi imkanları ile “İstiklal Harbimizin Müdafaası” adlı kitap 3000 adet basılır. Kitap piyasaya sürülmeden, ciltlenme aşamasında matbaaya ve aynı anda Kazım Karabekir’in evi de basılır. Doğu Anadolu Bölgesi komutanı bu! Düşünebiliyor musunuz? El yazması olan orijinali bir arkadaşında olduğundan ele geçirememiştir. 1948 yılı öncesi Kazım Karabekir, devletle barışır, ileride büyük millet meclisi başkanı bile seçilecektir. 1961 yılında kızları tekrar basar ve yurt çapına dağıtılacakları sırada kitap ani bir kararla yine toplatılır. (Bu bilgiler,27 Mart 2011 günkü Haber Turk, Murat Bardakçı haberinden derlenmiştir) Ailesinin açtığı dava TAM SEKİZ YIL devam eder, sonuç: Kitabın hiçbir suç unsuru içermediği anlaşılır ve basımına izin verilir. Ama paşa kalp krizinden ölümüştür.Kitabının piyasaya sürüldüğünü göremez. Bu kitap şu anda piyasada, ne yüzüne bakan var ne de satın alan. Şimdi biraz daha geri gidelim mi? Sultan Abdulhamid, en önemli din temalı bir kitap olan “Sahih-i Buhari” adlı eseri yayınlatır. Ama içinde “Halka zulmeden bir han veya hükümdara karşı ayaklanma haktır!” yazdığının ayrımında değildir. Fark edince dünyası başına çöker. Kitaplar hamamda yakılırken bilhassa padişah seyretmeye gelmiştir ve şu an kitapseverlerin hiç, ama hiç unutamayacağı “Kitabı yok etmenin en kolay yolu onları çıtır çıtır yakmaktır” sözünü ağzından kaçırır. Kara bir lekedir, kalır belleklerde, gücü yeten silsin… Sonra ? Çıtır çıtır yanan padişahın kendisi olur. Bakın nasıl yanar: İstanbul’da o meşhur 31 Mart olayları yüzünden halkın galeyanı yenice yatışmışken “Kuran’dan sonra en çok okunan din kitabının Padişah yaktırdı” haberi gün geçtikçe yaygınlaşmaktadır. Halk Şeyhülislam Mehmet Ziyadeddin’in kapısına dayanır ve: “Din kitabını yakan padişahın tahtan indirilmesi münasiptir” yazısı alınmasıyla halk sarayın kapısına dayanmıştır. Padişah, başka kapıdan kaçarak soluğu Selanik’te alır. Son gidişidir bu… Şimdi biraz daha geriye gidelim: MÖ: 333 yılında Persepolis Kütüphanesinde hayvan derisi üzerine yazılmış olan 12.000 adet kitap yakmışız. Bergama’dan Kleopatra’ya –İskenderiye’ye- düğün hediyesi olarak hayvan derisi üstüne yazılı tam 200.000 adet kitabı hamamda yakmışız. Bağdat kütüphanesinde meşhur Moğol komutanı, Hulagu Han Tarafından 30.000 adet kitabı yakmışız. Efes,Selsüs Kütüphanesindeki 12.000 adet kitabı da yakmışız. Dünyada sayı bakımdan en çok kitap Hitler tarafından Berlin Üniversitesi bahçesinde yakılmıştır. Sayısı bilinmez, ama şehrin dumandan zehirlenme aşamasına geldiği çok iyi bilinir. Ve….Kıdemli cuntacımız Sayın Kenan Evren döneminde –kayıtlardaki bilgiler doğruysa- 133.000 adetçik kitap yakmışız. Sadece kitap mı yakmışız? Yo…Kitabı yazanları da yakmışız. Örneğin Hallac-Mansur…Eli ayağını kestikten sonra üstüne neft yağı döküp ateşlemişiz. Hızımızı alamamışız , Azeri lehçesiyle dönemin en güzel şiirlerini yazan Şair Nesimi’in derisini yüzmüşüz. Madımak’ta-Sivas- 37 şair ve yazarı çıtır çıtır yakmışız. “Başın öne eğilmesin/Aldırma gönül,aldırma…./ şeklinde devam eden o güzelim türkümüzü bilmeyen yoktur sanırım. Sinop cezaevinde yatarken yazdığı bir şiirden alıntıdır bu dizeler. Kimden mi bahsediyorum: Şair Sabahattin Ali’den… Aydın sanat Mektebinde öğretmenlik yaparken tutuklanır ve ilk kez mahpushane ile adı AYDIN olan bir ilde tanışır. Bulgaristan sınırında başına sıkılan tek kurşunla öldürüldü. Cesedini köpekler yediği için ölüsü ağzındaki altın kaplama dişinden tanınabildi. Katili yarım asırdır aranıyor. Bulan, gören varsa Ergenekon Savcısına haber etsin.Bak nasıl oluyormuş şair öldürmek!!! Yazarın biri (sanırım Cemal Süraya) devlet memuru iken soruşturma geçirmektedir. Yazar, müfettişin takındığı tavırdan sıradan teftiş için değil, görevden almaya geldiğini anlar. Hiç eksik bulamayan müfettiş: “Odanız pis kokuyor!” deyince: “Efendim siz gelene kadar çok temizdi, siz geldikten sonra pislenmiştir” şeklinde ağzının payını alır.Sonrası malum!.. 21.yüzyılda Ahmet Şık’ın basılmamış kitabı toplatıldı. “Ahmet Şık” adı kaldı, kalacak beyinlerde. Büyük bir olasılıkla kitap bir gün yayınlanacak. Bu dönemi de hüzünle, utanarak okuyacak torunlarımız. Bu topraklarda ipe çekilenlerin, cezaevlerinde çürüyenlerin parklarımızda büstleri, sokaklarımızda adları var. Cellatlarını, onları içeriye tıkan adalet bakanlarının, savcıların adlarını anımsayanınız var mı? Biz büyüdük de mi kirlendi dünya? Yoksa… Başkasının bir şiirini okuduğu için cezaevine gönderilen bir başbakan döneminde yaşanmalı mıydı tüm bunlar? Mehmet Genç // Aydın Yerel 30 / 03 / 2011 >>> HES nedir ? Doğu Karadeniz bölgesinde Devlet Su İşleri tarafından yapılması planlanan yaklaşık 450 adet Hidroelektrik Santralleri proje ve etüd aşamasında bulunmaktadır. Sadece Rize ilinde şu anda yapımı söz konusu olan 62 adet Hidroelektrik Santralleri projelendirilmiştir. Kaçkar Dağlarından beslenen ve birbirine oldukça yakın olan Fırtına, Arılı, Çağlayan, İyidere, İkizdere ve Arhavi derelerinde DSİ tarafından su kullanım hakları sözleşmelerei ile verilerek enerji üretim amacı güden yaklaşık 62 Adet Hidroelektirik Santralı projesi bulunmaktadır. Ve bu projeler uygulanırsa! Şu anda; 1- Sadece bu derelerde yumurtlama alanı bulunan ve yaşayan, Uluslararası Bern Sözleşmesine göre avlanması yasak olan benekli Deniz Alası (Salma trutta labrax) yaşam alanında su kalmadığı için yokolacaktır. 2- Hes projelerinin yapılacağı bu vadilerde yaklaşık 62 adet HES için açılacak yollarda patlatılacak dinamitler, kesilecek ağaçlar sadece bu vadilerde değil tüm D. Karadeniz havzasında telafi edilemeyecek ekolojik yıkıma neden olacaktır. 3- Bölgede yaşayanların gözlemledikleri, vadilerdeki derelerde akan suyun her yıl sürekli olarak azalmasıdır. Eesti taş köprülerin yüksekliği bu konuda bize yardımcı olur. Suyu sürekli azalan dereler üzerinde yapılacak HES’lerin ömrü ne kadar ekonomik olur düşünmek gerekir. 4- 19 adet HES’in yapılacağı Çağlayan vadisindeki gibi suyun bir kısmının tüneller ile Arhavi-Kapisre Deresine aktarılması sonrası kalan suyun da tüneller ile yer değiştirmesi neticesi vadilerde de sucul hayat sona erecektir. 5- Suya dayalı tarım olan çay ve fındık, kivi gibi geleneksel, bölgeye has tarım yapılamayacağından yöre halkı başka bölgelere göç etmek zorunda kalacaktır. 6- Sadece Çağlayan Vadisinde yapılacak 19 adet HES suyun tamamını kullanacak, vadiye küçük kollardan gelen su ise yazın tamamen kuruyacağı için vadide ekolojik denge bozulacak vadi bataklık haline dönecektir. 7- Binlerce yılda, su ile oluşmuş, su yoksa, yaşamın olmadığı D. Karadeniz bir daha eski haline gelmesi mümkün olmayacak şekilde yok olacaktır. 8- Sadece Rize ilinde yapılacak 62 adet HES’lerin elektrik iletim hatları nedeni ile oluşacak elektrik ve manyetik alanların çevre ve insan sağlığı üzerinde olumsuz etkileri olacağı açıktır. 1986 yılında meydana gelen Çernobil nükleer kazasından sonra bir bakanın “Çayda radyasyon yok, gönül rahatlığı ile içebilirsiniz” diyerek halkı yanlış yönlendirmesinin etkisiyle bugün D. Karadeniz kanser belasına binlerce can vermiştir. Bu nedenle, üzerimizden geçecek iletim hatlarının meydana çıkaracağı elektromagnetik alanların insan sağlığına olumsuz etkileri göz ardı edilemez olacaktır. 9- Yukarıda saydığımız olumsuzluklar, küresel ısınmanın dünyamızın en önemli sorunu olduğu bu günlerde, gelecekte bölgemizin can simidi olabilecek eko turizmi, HES’lerin yapımı ile yok olacak, ekolojik yapı bitecektir. Buna en güzel örnek, Turizm ve Orman Bakanlığınca yıllar önce Turizm alanı ilan edilen ve İl Özel İdaresince mesire yeri olarak planlanıp bir dinlenme tesisi yapılan Gürcüdüzü’ne 1600 mt mesafede Paşalar HES’in taş ocağı kırma ve eleme tesisi ruhsatı verilmesidir. Sadece bu uygulama bile ülkemizde daha çok kazanma hırsının engel tanımadığınında bir göstergesi olarak da görülebilir. 10- Kaldı ki bu projeler uygulansa (62 adet HES) üretilecek enerji sadece bir Keban Barajı’nın ürettiği enerji kadar olup, Türkiye’nin elektrik üretiminin sadece %2’si civarındadır. ——————————————————————————– Abu Çağlayan ve Arılı Vadileri de Kaçkar Dağlarının orman ekosistemi içinde olup, Paşalar HES ve diğer HES Projeleri ile orman alanları insan eli ile parçalanmış, yaban hayatın yaşamı azaltılmış olacaktır. Paşalar HES’te suyun 5900 mt tünel ile transferi neticesinde; su hızı, derinliği ve ıslak çevrede meydana gelecek değişiklikler sucul ekosistem açısından çok önemlidir. Abu Çağlayan Deresi, Fırtına Deresi ile birlikte Mart-Nisan aylarında Deniz Alalarının göç ettiği ve Ağustos- Ekim aylarına kadar kaldıkları sulardır. Çağlayan Deresi, Salma Trutta ve bu türün denize göç eden cinsi Salma Trutta Labrax olarak bilinen ve endemik bir tür olan ve 1984 yılından bu yana sürekli olarak avı yasak olan türlerin giriş yaptıkları birkaç dereden biridir. Paşalar HES inşa edilirse Çağlayan Deresi su kalitesinin bozulması neticesi bu tür balıkların yaşama şansları kesinlikle ortadan kalkacaktır. AĞAÇ KESİMİ: ÇED Raporunda kesilecek ağaç sayısı 157 olarak verilmiştir! Paşalar HES Projesinde etkilenecek alan 143 hektardır. Ağaç yoğunluğu hektar başına 667’dir. Buna göre bu projede etkilenecek ağaç sayısı 95.381 adettir. Projede tesislerin kapladığı alan 5.85 hektar olup burada etkilenecek ağaç sayısı da 3.901 adettir. Mevcut 19 km yol ile yeni yapılacak 5 km yol için kesilecek ağaçlardan bahsedilmemektedir. 19 km yol 15 mt: 28.5 hektar 5 km yol 20 mt: 10 hektar Yollar için toplam 38.5 hektar 667 adet: 25.676 adet ağaç kesilecek. Toplam kesilecek ağaç sayısı: 25.676 + 3.901= 29.577 olacaktır. Ayrıca üretilecek enerjinin enterkonekte sisteme bağlanması için 12 km yüksek gerilim hattı inşa edilmesi gerekiyor. 12 km 50 mt: 60 hektar 60 hektar 667: 40.000 ağaç kesilecektir. Yani Paşalar HES içn toplam olarak: 29.577 + 40.000 = 69.577 ağaç kesilecektir. Dogada suyun üretimi, orman ve yüksek dağ ekosisteminde olmaktadır. Yağmur ve kar şeklinde ekosisteme düşen yağışlar havzanın su verimini şekillendirir. Ormanlık alanların çevrelerindeki alanlara oranla %15 ile %50 daha fazla yağış aldığı, aldıkları yağışın %44’ünü kullanılabilir su ürünü haline getiridiği bilinmektedir. Ayrıca orman ekosistemlerinin, suyun depolandığı toprağı erozyondan koruduğu, sel ve taşkınlıkları büyük ölçüde azalttığı görülmektedir. Yani kısaca Paşalar HES için 69 bin ağaç kesilecek, planlanan diğer 19 HES’ler içinde ortalama bu miktarda ağaç kesileceğini varsayarak D. Karadeniz de sadece Abu Çağlayan Vadi havzasında ağaç kalmayacağını (1300.000) söyleyebiliriz http://www.lazurinena.com/index.php/makaleler/genel/224-hes-projeleri Süre: ?19:59 >>> LİBYA VE KADDAFİ HAKKINDA BUNLARI BİLİYOR MUSUNUZ? Libya’da iç savaş çıkartılana kadar nen az 25.000 Türk vatandaşı Libya’da iyi para kazanıyor ve ailesini geçindiriyordu, en az 50.000 Somali’li Afrikalı 3. Dünya ülkesi Müslümanlar Libya’da çalışıyor, karnını doyuruyordu… ya şimdi…?????….. Allah akıl fikir versin…. Ama çoook geç, çoook…. Malum dünya medyasından bunları öğrenemezsiniz - Vatandaşında kredi sıfır faizle verilir - Öğrencilere yaptıkları tahsile göre ortalama ücret ödenir - İşsizlere iş bulana kadar tam ücret ödenir - Evlenen çiftlere bedelsiz olarak konut verilir - Yurt dışında tahsil yapanlara 2500 Euro harçlık yanında, barınma ve araç yardımı yapılır - Ülkede otomobiller maiyetine satılır vatandaşa - Libya’nın kredi borcu yoktur - Tahsil ve sağlık hizmetleri bedelsizdir - Nüfusun yüzde 25’i yüksek tahsillidir. - Son bombalama olaylarına kadar sokaklarda evsiz veya dilenci bulunmamaktaydı - Ekmek fiyatı 0.15 $ – ABD ve diğer kapitalist Ülkerlerin Libya’yı sevmemelerine şaşmamak gerek. Kaddafi IMF veya Dünya Bankası kredisi kullanmadı. Libya bağımsızdı, savaşın gerçek nedeni budur, kendisi bir diktatör olabilir, ABD bunu sorun yapmaz. Ne zaman ki Kaddafi Petrol İhraç eden ülkelere Dolar ve Euro yerine altın karşılığı satış yapmalarını önerdi. Bu altın karşılığı para basmayan Batılı ülkelerin iflasını istemek demekti… Hatırlayın: Bunu en son dile getiren Saddam Hüseyin idi; OPEC ülkelerine dolar karşılığı satış yapmamalarını önermişti. Hepiniz sonunun ne olduğunu biliyorsunuz EVET; ASTILAR O’NU >>> YAŞAR NURİ HOCANIN TÜRK ORDUSU İLE İLGİLİ TESPİTLERİ 1.- DİYANETİN DIŞINDA İMAM KADROSU OLAN TEK KURULUŞTUR. ORDU ORDUĞAHI İÇİNDE CAMİSİ OLAN BİRLİK ÇOKTUR… 2.- TÜRKİYE’YE SUPER MAĞAZACILIĞI ÖĞRETEN VE YURDUN EN ÜCRA KÖŞELERİNE KADAR BU HİZMETİ VERENDİR. ORDU PAZARLARINI YAR ETMEDİLER.. 3.- SOSYAL HAKKI EN GÜZEL VEREN YÜRÜTEN VE KOLLAYANDIR… 4.- ORDU YARDIMLAŞMA; BİRİKMİŞ PARASINI TÜRK SANAYİSİNE HİZMET İÇİN VERENDİR.RENAULT OTOMOBİL VE DİĞERLERİ.HİÇ BİR KAMU KURULUŞU PERSONEL PARASIYLA BUNU YAPMAMIŞTIR.. 5.- MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞIYLA YARIŞAÇAK KADAR OKUMA YAZMA ÖĞRETMİŞTİR. ”ALİ OKULLARI”. BURDUR ER EĞİTİM TUĞAYI EN ÜNLÜSÜ… 6.- ORMAN İDARESİNDEN ÇOK AĞAÇ DİKMİŞTİR… BİRİSİ BİLE YANMAMIŞTIR.. 7.- İLK EHLİYET ALANLARIN TÜMÜ ASKERDE ARAÇ SÜRMEYİ ÖĞRENMİŞTİR… ORDUDAKİ ULAŞTIRMA BİRLİĞİ, DÜNYANIN EN BÜYÜK SÜRÜCÜ KURSUDUR… 8.- OTO BAKIMI VE TAMİRİNİ BU MİLLET ORDU DONATIMLARDA VE KADEMELERDE ÖĞRENMİŞTİR. 9.- AYAKLA ÇIĞNEMEDEN EKMEK YAPMAYI FIRINLARA ORDU EKMEK BÖLÜKLERİ ÖĞRETMİŞTİR.. 10.- EN ÇOK TERZİYİ ORDU DİKİM EVLERİ YETİŞTİRMİŞTİR. 11.- EĞLENMEYİ TATİL YAPMAYI YAŞAMAYI BU MİLETE ORDU EVLERİ VE KAMPLARI ÖĞRETMİŞTİR..OYSA HER KURULUŞUN KAMPI VE SOSYAL TESİSLERİ VE MİSAFİR HANELERİ VARDIR AMA YAŞATAMAMIŞLARDIR… 12.- TÜRKİYE ”ÇOK ACİL” İ KULLANIRKEN ORDU ”İVEDİ” Yİ KULLANACAK KADAR TÜRKÇESİNE SAHİPTİR VE YAŞATANIDIR. 13.- TÜRK ORDUSU SİLAH VE CEPHANE DEMEK DEĞİLDİR SADECE… TÜM YAŞAM ARAÇ VE GEREÇLERİ İÇİN VAZGEÇİLMEZ DEV BİR KURULUŞTUR… 14.- ÇOĞU KİTAPLARDA TAHARATIN KÜÇÜK TAŞLARLA YAPILMASI ANLATILIR… ER EĞİTİM TUGAYLARINDAKİ TÜM TUVALETLER BU YÜZDEN TIKANIRDI… BU ORDU MİLLETİNE KIÇINI TEMİZLEMEYİ ÖĞRETMİŞTİR…BURDUR ER EĞİTİM TUGAYINDA USTA ERLERE TUVALET NÖBETİ TUTTURUP DA CEBİNDE TAŞLA HELAYA GİRMESİNLER DİYE ALINAN TEDBİRLERİ DENETLİYEN BİRİ OLARAK BİLİYORUM… 15.- ETEK VE KOLTUK ALTI TEMİZLİĞİNİN KONTROL EDİLİP ÖĞRETİLDİĞİ YERDİR ORDU.. 16.- ABD NİN SADECE VİETNAM DA, FRANSANIN SADECE CEZAYİR DE, RUSLARIN SADECE KATYN’DE(Polonya) KATLETTİKLERİNİN BİNDE BİRİ TÜRK ORDUSUNUN ŞEREFLİ TARİHİNDE YOKTUR.. 17.- BUNLARIN HEPSİ BİR YANA ; DOSTU DÜŞMANI BİLİR Kİ ORDUNUN BİR DİĞER ADI “MUHAMMEDİN OCAĞI” DIR… BUTÜN BU SALDIRILAR BU MÜKEMMELLİĞEDİR. BÜTÜN BUNLAR BU GÜZELLİKLER TOPLAMINA OLAN KISKANÇLIKTIR.. ”ASKERDE ADAM OLMAK” SÖZÜNÜN, ANADOLUNUN DİLİNDEN KAZINAMAMASI BU YÜZDENDİR.. MUHAMMEDİN OCAĞINI ALLAH KORUSUN…AMİN —————————————— ”Önemle ve ciddiyetle derim ki; Türkiye Cumhuriyeti kutsal tanıdığı, bağımsızlığını ve özgürlüğünü savunmada hoşgörülü olamaz.” MUSTAFA KEMAL ATATÜRK —————————————— ”Sahipsiz olan bir memleketin batması haktır; Sen sahip olursan, bu vatan batmayacaktır!” MEHMET AKİF ERSOY Leave a Reply Cevabı iptal etmek için tıklayın. Name (required) Mail (will not be published) (required) Website CAPTCHA Code * GÖZDE FİRMALAR DİDİM’DEN HABERLER DİDİM VİDEOLAR DİDİM OTELLERİ DİDİM TATİL REHBERİ YOK BÖYLE BİR EĞLENCE ! 2010 YAZISINI TIKLAYIN İBRETLE SEYREDİN… TURİZM BİRLİĞİ ÜCRETSİZ SERİ İLANLAR DİDİM09 – KLİP www.didim09.com - The Best Clip aSiLaZ53 ÜCRETSİZ GAZETE MARKA TEKSTİL DİDİM’İ SEVİYORUZ… Didim Resimleri Contact Us | Terms of Use | Trademarks | Privacy Statement Copyright © 2011 DİDİM ALTIN REHBERİ -----www.didim09.com------. All Rights Reserved.

9 Kasım 2012 Cuma

İzindeyiz Atatürk!

İZİNDEYİZ(!) ATATÜRK O kadar ilerdesin ki, biz gerindeyiz Atatürk Sen doruklarda, biz yerin dibindeyiz Atatürk!- Bağımsız dış politikayı bıraktık Yabancı sermayeye avuç açtık Eller aya gitti, biz arkadan baktık... İzindeyiz Atatürk! *** Amerika’ya kul köle olduk Üye yapın diye AB’ye Kapılarında nöbet tuttuk... İzindeyiz Atatürk! *** IMF, efendi kesildi başımıza Kafaları ve ruhları türbanlılar Acı biber doğradı aşımıza... İzindeyiz Atatürk! *** Borç üstüne borç, yama üstüne yama Doyamadık vallahi açlığa Her şey satılık, ne ticaret(!) ama... İzindeyiz Atatürk! Erhan TIĞLı

3 Kasım 2012 Cumartesi

En Güzel Yol ve Yolcu

Bizde yol kazası ve belası çok bol bir yerdir. Hepimiz yolcuyuzdur bir bakıma. Yazarlar da doğumdan ölüme uzanan bu uzun, ince yolda yürümüşlerdir ama boşuna değildir yürüyüşleri, yolculukları. Yürürken çalıları, dikenleri yolmuşlar, kirleri, tozları süpürmüşler, adım attıkları yerleri çiçeklere bürümüşlerdir. Sanat yolu böyle güzel bir yoldur işte. Atilla İlhan, “Şubat Yolcusu” şiirinde, “seni kimler çizebilir şubat yolcusu/ bütün çiçekleri bozuyorsun” diyor. Şubat yolcusu değil de, bahar ya da nisan mayıs yolcusu olsaydı çiçek dikerdi o yolcu. Yürüdüğü yolu güzelleştirir kimi güzeller. Gevheri sevdiğine bakın nasıl sesleniyor: “Ela gözlerini sevdiğim dilber/ Salınıp geldiğin yollar övünsün.” Şem’i ise kendini tozlu bir yola benzetiyor: “Dost yoluna feda ettim postumu Gelen geçen ko çiğnesin üstümü Dosta doğru gider tozlu yolum ben” “Tozlu yollarından geçtiğim uzak/İklimden şarkılar getirdim sana” diyen Ahmet Muhip Dranas, yolcuları ilaha, kahramana benzetiyor: “Yolcular yol uzun ve her birimiz Ya küçük bir ilah ya bir kahraman.” Yola çıkmak cesaret ister. Trafik canavarı pusudadır çünkü. Amaca giden yol da dümdüz değildir; aksine yokuşlar, dağlar, tepeler çıkar karşına. Hele büyük yolculuklara çıkmak için insanda mangal gibi bir yürek olmalı. Ahmet Telli’ye göre, aşk bir yolculuktur: “Büyük aşklar yolculuklarla başlar Ve serüvenciler düşer bu yollara ancak.” Bekir Sıtkı Erdoğan, Haydarpaşa garından yolculuğa çıkar: “Güç bela bir bilet aldım gişeden/ Yolculuk başladı Haydarpaşa’dan...” Hancı adlı, bestelenen, şarkı olarak söylenen bu uzun şiirde bir gurbet yolcusu vardır ve hancıya dert yanar, çektiği çileyi anlatır... Sizce en güzel yol hangisidir acaba? Kiminiz deniz yolunu, kiminiz hava yolunu yeğleyecek, deniz yolunun manzarasından, hava yolunun çabukluğundan, kolaylığından söz edecektir. Kara yolunu pek sevmeyiz ama gene de yolculuğumuz genellikle kara yoluyla olur. Çünkü yöneticiler demiryoluna gereken önemi vermemişler, deniz ve hava yolu pahalı ve sınırlı olduğu için bizi trafik canavarının eline teslim etmişlerdir. Hepimiz asfalt, ağaçlıklı, çiçeklerle bezeli, allı yeşilli yollarda yürümeyi, yolculuk etmeyi severiz ama bunun için bir çaba göstermeyiz. Unutmayalım ki, insanlar layık oldukları yollarda yürürler. Padişah çok güzel bir yol yaptırır. Bu yoldan en güzel geçeni, bu yola layık hareket edeni ödüllendireceğini söyler. Beyler, paşalar güzel arabalarına kurulurlar, cins atların çektiği süslü arabalarıyla, etrafa çiçekler serperek geçip giderler, padişahın yanına gelirler. Padişah yolu nasıl bulduklarını sorar. Yolu överler. “Yolun sonuna doğru bir yerde taş yığınları vardı. Herhalde kaldırılması unutulmuş. O olmasaydı daha iyi olacaktı” derler. Tam bu sırada üstü başı toz içinde bir genç gelir, geç kaldığı için özür diler. Padişah ona niye geç kaldığını sorar. Genç başını öne eğer: “Yolda bir taş yığını vardı. Benden sonra o yoldan geçenlere engel olmasın diye onu kaldırdım. Yoksa daha önce gelecektim” der, özür diler. Asilzadeler bu işgüzar gence, basit arabasına küçümseyerek bakarlar, ödülü hangimize verecek diye merakla bekleşirler. Padişah hepsinin önlerinden geçer, gencin yanına gelir: “Bu yolu güzelleştiren, bu yoldan en güzel geçen sensin. Çünkü sadece kendini değil, o yoldan senden sonra geçecekleri de düşündün. Ödülü sana veriyorum” der. İşte en güzel yol ve en iyi yolculuk budur. Işıklı kişiler sadece kendileri yolculuk etmezler, başkalarının da o güzel yoldan geçmesi için çalışırlar, emek harcarlar, yolu daha da güzelleştirmek için ellerinden gelen her şeyi yaparlar. En güzel yol çağdaş uygarlık yoludur. Ne mutlu bu yolda yürüyenlere!

TÜRK ŞAİRLERİ ŞİİR ANTOLOJİSİ: SU DA SENDE RÜZGAR DA

TÜRK ŞAİRLERİ ŞİİR ANTOLOJİSİ: SU DA SENDE RÜZGAR DA

2 Kasım 2012 Cuma

imeceMİZAH: BİR ŞİİRİN GELİŞİ / ONAT KUTLAR

imeceMİZAH: BİR ŞİİRİN GELİŞİ / ONAT KUTLAR:    İlmekler atar günlerin yatay rüzgarlarına bir yağmur başlangıcı gibi belirsiz. Uzakta boşanan bir yayın, açık havada çınlayan çe...

Nişan Fıkrası

*On iki yaşındaki oğlan, on dört yaşındaki amcaoğluna soruyor:** - Abi ablam yakında nişanlanıyor biliyorsun... - Yaz sonu nikâh varmış, bizim evde de konuşuyorlardı. - Ben sana bir şey sormak istiyorum... - Söyle... - Bu nişan dedikleri ne? Evde sordum, 'Eh evlenecekler işte' diyorlar ama nişanlanınca ne oluyor, onu anlayabilmiş değilim. - Hıııım... Zor soru, bak ben sana bir örnekle anlatayım... - Dinliyorum. - Diyelim ki Şubat'ta yarıyıl karnesini aldın, hepsini pekiyi getirdin. Sana bir bisiklet alıyorlar ve 'Haziran'da bütün dersleri pekiyi getir, sınıfı geç, bu bisiklet senin' diyorlar. İşte Şubat ile Haziran arasındaki o süre var ya, bisiklet senin ama binemiyorsun; o süreye 'nişanlılık dönemi' deniyor. -Haa şimdi anladım, bisikletin var, evde duruyor; sen ona bakıyorsun o sana bakıyor; ama binemiyorsun ta ki sınıfı geçene kadar. Peki dokunmaya izin var mı? **- Vallahi onu ben de tam olarak bilemiyorum; binmek kesin kes yasak da, galiba ziliyle miliyle oynayabiliyorsun!.. * __._,_.___

23 Ekim 2012 Salı

Kanlı Bayram

ZAMLI BAYRAM İşte yine geldi kanlı bayram Bari bu sefer sevincimiz olsun tam Semtimize uğramasın dert ve gam Kurban keselim derken Kendimiz olmayalım kurban Eğer mutlaka gerekiyorsa Sadece mutluluğa yapılsın zam &&&&&&&&&&&&&&&&

Breathtaking photos: Daisy-pop!

Breathtaking photos: Daisy-pop!: Daisy-pop! , a photo by e600-Stu on Flickr. Taken at the Stoke Bardolph estate Nottingham using a Nikon SB 900 bare above camera right.

21 Ekim 2012 Pazar

B İ R M İ L Y O N K A L E M: Öğretmenin Sesi

B İ R M İ L Y O N K A L E M: Öğretmenin Sesi: ÖĞRETMENİN SESİ Orta yaşlı adam, koltuğundaki evrak dosyasıyla resmi daireden içeri girdi. Yorgun olduğu belli oluyordu. “Her gün bu dai...

18 Ekim 2012 Perşembe

Ağzımızın Tadı Ne Zaman Gelecek?

AĞZIMIZIN TADI NE ZAMAN GELECEK? Kente çalışmaya giden Irgat Ali, orada bir yıl kaldıktan sonra güç bela köyüne dönebilmişti. Yolcuk o kadar çetin geçmişti ki, evine gelir gelmez hemen kendini yatağa attı ve derin bir uykuya daldı. Kocasından umduğu sevgiyi, ilgiyi göremeyen kadın hayal kırıklığıyla uyuyamadı, kalktı, süt sağmaya gitti. İnek huysuzluk edince öfkesini ondan aldı, ineğe bir şamar indirdi, “Tepemi attırma sarıkız! Uslu dur yoksa karışmam ha!” diye bağırdı. Gürültüyü duyan meraklı komşusu ne olduğunu sordu. “Daha ne olsun?” dedi dertli kadın. “Aydın’dan dayı geldi/Dayı değil, ayı geldi!” Sabahleyin Irgat Ali neşeyle yatağından kalktı, uykusunu almanın, yorgunluğunu gidermenin verdiği mutlulukla karısına gereken ilgiyi gösterdi, onu öptü kokladı. Kadın sevinçle süt sağmaya gitti. İnek gene huysuzluk etti ama bu sefer kızmadı: “Uslu dur bakayım kızım” diyerek ineğini okşadı. Meraklı komşu gene ortaya çıktı: “Bu sabah pek neşelisin. Hayrola, nedir bunu sebebi?” diye sordu. Kadın, ağzı kulaklarında şöyle dedi: “Aydın’dan kadı geldi Ağzımın tadı geldi!” ***** Bu öykücükte olduğu gibi, ağzımızın tadı kaçtı yıllardır. Eski tadı alamıyoruz hiçbir şeyden. Meyve ve sebzeler hormonlu, dostluklar silikonlu, güzeller botokslu! Eşyalar plastik ve naylon, yaşamak da öyle... Doğal güzellikleri yok ediyor, her yanı suni, yapmacık güzelliklerle dolduruyoruz. Bahçeli evleri yakıp yıktıktan sonra yerlerine apartman dikmeyi marifet sanıyoruz. Çarpık kentleşme ve sözde uygarlaşmayla çevreyi kirletiyoruz. Kısacası hayatımız duman! Bu kötü gidişe son vermesi gereken kadılar kötülerle ortak. İşte bu yüzdendir ki, kurumuyor bir türlü içine düştüğümüz batak. Sonumuz karanlık. Çünkü doğruluk, iyilik, güzellik tutsak; aydından gelemiyor köyümüze hiç biri. Ayılarla dayılar yollanıyor ancak yanımıza, yöremize. Sağmal inek gibi sağılıyoruz boyuna. Son veremiyoruz bu alicengiz oyununa. Bu durumdan ne zaman kurtulacağız? Olaylara seyirci kalmaz ve olup bitenlere öküzün trene baktığı gibi bakmazsak...

15 Ekim 2012 Pazartesi

ÖPÜŞ

Alnından öptüm seni gözlerin hani bana hani bana dedi Gözlerinden öptüm seni Yanakların hani bana hani bana dedi Yanaklarından öptüm seni Dudakların hani bana hani bana dedi Dudaklarından öptüm seni Kalbimin gülü dile geldi hadi bir daha bir daha dedi..

11 Ekim 2012 Perşembe

MİZAH ve ŞİİR: