Popüler Yayınlar

2 Nisan 2008 Çarşamba

Okuryazar olanlara bak; İster gül ister ağla...

OKUYANLARA BAK

Babam lisede okurken edebiyat öğretmenleri okumak yazmak konusunda bir soruşturma yapmalarını istemiş. Babam da güldürücü düşündürücü bir yazı yazmış. Bana onu gösterdi. Çok hoşuma gitti. Sana da ileteyim. Hoşuna gideceğine eminim. Yazı şu:
“Öğretmenimiz okumak yazmak konusunda bir soruşturma yapmamızı istedi. Arkadaşlarımın çoğu öğrencilerle konuşmuşlar. Ben büyüklerle konuşayım, gerçekten okur- yazar olup olmadıklarını ortaya çıkarayım dedim. Öyle ya. Okur- yazar geçinenlerin çoğu okumaz yazmaz, sözde okur -yazarlardır. Televizyon, video, bilgisayar, cep telefonu okuyup yazanları azalttı. Okumak yerine televizyon, video seyrediyorlar, mektup yazmak yerine telefonla konuşuyorlar, mesaj çekiyorlar. Eskiden ne güzel bayram, yılbaşı kartları gönderiyordu herkes birbirine, mektuplar yazıyordu sevgi dolu, özlem dolu. Bu güzel alışkanlıklar birer birer kayboldu. Böyle zahmetlere katlanamıyor kimse.
Neyse, ben okuyup yazanlar hâlâ var mı, okuyup yazıyorlarsa ne okuyorlar, ne yazıyorlar diye aramak, araştırmak için çıktım yola, selam verdim sağa sola. Az gittim, uz gittim. Derken sosyetik Neriman hanımla karşı karşıya geldim. Yani bağa girdim ay çıktı, karşıma “sosyetik” adıyla “neri” hanım çıktı. Sorduğum sorulara verdiği yanıtları duyunca aklım başımdan çıktı. “Kitap okuyor musunuz?” diye sorunca çıngıraklı bir kahkaha attı:
“Ay vallahi, ben okumayı çok severim. Her gün magazin gazetelerini, dergilerini okumadan içim rahat etmez. Artistlerle ilgili haberleri, dedikoduları satır satır ezberlerim. Anladın mı şekerim?” diye zilli bir yanıt patlattı.
“Kitap okuyor musunuz, kitaplarla aranız nasıl?”
“Magazin haberlerini okumaktan düşüyorum bitap, onun için okuyamıyorum kitap mitap! Kitap sayfaları beni korkutuyor. Kitap yerine yutmalı bir hap” diye fıkırdadı.
“Sen onu benim kuyruğuma anlat” diye miyavladı sarman kedi.
Neriman hanım yüzünü buruşturdu, saatine baktı:
“İşim acele. Berberimle, terzimle randevum var. Arkadaşlar da konkene bekliyorlar. Hadi çav, bay bay! Bunu saymam, gene beklerim. Tamam mı şekerim” deyip gitti.
Böylece sormak istediğim sorular başlamadan bitti.
Politikacı Dursun Gürel’i gördüm. Hemen yanına gittim.
“Son günlerde neler okuyup yazıyorsunuz?” diye sordum.
“Ben çok okurum, diye başını salladı. Maval okurum, masal okurum seçmenlerime. Meydan okurum rakiplerime. Canına okurum düşmanlarımın. Hariçten gazel okurum.”
“Bu kadar çok okumayın. Gözleriniz bozulur sonra! Neler yazıyorsunuz?”
“Söylev yazıyorum. Başa geçince neler yapacağımı, rakiplerime nasıl çamur atacağımı, pardon, onlarla neler tartışacağımı yazıyorum, yazdırıyorum.”
Baktım nutuk atacak, hemen yanından uzaklaştım. Kendisine iyi okuyup yazmalar dileyerek türkücü İsmail Acılıses’in yanına yanaştım. Okumaktan söz edince sayın Acılıses bülbül gibi şakımaya başladı:
“Türkü okurum, uzun hava okurum, arabesk okurum.”
“Gazete, dergi, kitap okumaz mısınız?”
“Kadı kitap gibidir, çevir çevir oku demiş atalarımız. Espri yaptım. Film, klip, kaset çalışmalarımdan okumaya fırsat mı var canım. Adamlarım önemli yazıları okuyuverirler, özetini anlatırlar, böylece rakiplerim hakkımda neler demiş, eserlerim tutuluyor mu, hepsini öğrenirim. Bu dünyada olup bitenden haberim olur böylece.” Dedi.
Ne diyeceğimi bilemedim, yutkundum.
Zaten o da kaset provası olduğunu söyleyerek son model arabasına bindi, gitti.
Kadir Mutlu yaptığım soruşturmayı duyunca sağına soluna baktı, kulağıma:
“Okuyan insanın başı derde girer. Yıllarca okul sıralarında dirsek çürütürsün, okulları birincilikle bitirirsin. Ondan sonra da iş bulamazsın, bulsan bile asgari ücrete talim edersin. Benim gibi çekirdekten yetişir, bir an önce iş, meslek sahibi olursan köşeyi dönersin. Vaktini kitap okumak gibi fuzuli şeylerle harcayacağına, çok para kazanmanın yollarını araştır oğlum. Bak ben okumadım ama emrimde bir sürü okur-yazar çalıştırıyorum. Devir okuma yazma değil, bakma, görme, işini bilme devri” diye fısıldadı.
Veli Dayı her gün okuduğunu söyleyince merakla neler okuduğunu sordum.
“Yatmadan önce iki kulhuvallahi, bir Elham okurum. Nazar değmemesi için nazar duası okurum. Hastalanırsam kendimi hocaya okuturum” dedi.

Ben okuduğu kitapları sorunca kızdı:
“Hepimizin okuması gereken bir tek kitap vardır. Her şey onun içindedir. O varken başka kitaplara gerek yoktur. Kutsal kitabımızı herkes okumalıdır” diye bağırdı.
Baktım, karşıdan ünlü yazar Orhan Çokyazar geliyor. Hemen onun yanına koştum.
“Sizin okuduğunuz kitap çoktur değil mi?” diye sordum.
“Ben yazarım oğlum, okur değil, dedi. Yazdıklarımı bile doğrudürüst okuyamıyorum. Bana böyle sorular sormayın, kızıyorum. Yazmaktan okumaya fırsat bulamıyorum ki. Şu anda yayınevinin ısmarladığı kitabı yetiştirmeye çalışıyorum. Ödül alma sıram geldi. Bu kitap bitince yeni bir kitaba başlayacağım. Su akarken küpünü dolduracaksın, şey , okuyucu bolken yazacaksın, ilgisini canlı tutacaksın. Modan geçince ne kadar güzel yazarsan yaz, yazdıklarını kimse okumaz. Yeri gelmişken söyleyeyim. Genç yazarlar boşuna kitap yollamasınlar bana.. Hiçbirini okuyamıyorum. Okumak bir yana, kapaklarını bile açmıyorum. Çabalarına acıyorum. Kitaplarını okuyacak olanlara yollasınlar. Başka sorun yoktur herhalde.
Yazma zamanım geldi, hemen masamın başına geçmeliyim”.
Baktım, ünlü yazarımız bir “hoşça kal” bile demeden uçup gitmiş. Arkasından iyi uçmalar diledim kendisine. Gide gide Cemil Kenar beyin yanına geldim.
Cemil bey omzumu okşadı:
“Kitap okumak iyi bir şeydir. Okumalı okumalı gene okumalı, diye elini salladı. Çocuklarım okusun diye bol bol resimli kitaplar, ansiklopediler alıverdim. Test kitaplarını eve yığdım. Güzel bir kitaplık yaptırdım, içine ciltli kitapları sıraladım. Ama okumuyor keratalar!”
“Ne yapıyorlar?”
“Televizyonun, videonun, bilgisayarın başından kalkmıyorlar.”
“Siz de bunları sokmasaydınız evinize.”
“Olur mu canım, ben ne yapacağım sonra?”
“Yani hiç mi okumuyorsunuz, aldığınız güzel kitaplar, yaptırdığız kitaplık boşuna mı?”
“Boşuna olur mu canım? Dekor oluyor hiç olmazsa. Küçükken bana okuma alışkanlığı vermediler ne yazık ki. Ağaç yaş iken eğilirmiş. İşte bunun için çocuklara, gençlere haftada bir kitap okumayı mecbur etmeli. Okuyup okuduğunu yazmaz, anlatmazsa harçlığını kesmeli, yazana, anlatana hediye, ödül vermeli. Bence memleketimiz böyle kalkınır. Her şeyin başı kültürdür. Bit kütüphane açan bin hapishane kapatır.”
“Bu dediklerinizi çocuklarınıza uyguluyor musunuz?”
“Söz dinlemiyorlar ki. Anaları şımarttı bunları.”
“Âleme verir talkını, kendi yutar salkımı” diye bir atasözümüz var. Sizin durumunuz ona benziyor biraz.”
Cemil bey başını önüne eğdi, yavaşça yanımdan uzaklaştı.
Derken ünlü şarkıcımız Seda Okuyan’a rastlamayayım mı!
Sorumu duymuş olmalı ki, dudaklarını büzdü, konuşmaya başladı:
“Daha çok fantezi eserler okurum efem. Nota okumasını pek bilmem ama kulağım iyidir. Kitap okumak mı? Çok şakacısınız ayol. Televole proğramından mı geliyorsunuz yoksa? Anladım! Gizli kamera şakası yapıyorsunuz. Nereye televole diyeceğim, el sallayacağım taraf neresi? Ne dediniz? Ciddi misiniz! Geçenlerde bir kitap okuyayım dedim. Oliver Tivist adlı bir kitap geçti elime. Tivist dansından söz ediyor sandım ama kitabın içinde bir satır bile danslı bir sahne bulamadım. Böylece boş bir zamanım ziyan oldu.”
“Hiç mi okumuyorsunuz?”
“Gençliğimde, şey yani, daha gençken beyaz dizileri, pembe dizileri okurdum. Televizyon dizileri çıkınca onları okumayı bıraktım. Diziden diziye atlıyorum. Böylece kitap okumuş gibi oluyorum. Bir zamanlar deli gibi aşk romanları kurdum. Çok şükür o hastalığım geçti, iyileştim. Sorduğuna göre senin hastalığın devam ediyor galiba.”
“Hasta ettin sen beni hasta
Senin yüzünden gençler yasta!” diye mırıldandım.
Bir araba geldi, Seda hanımı yanımdan aldı, gazinoya götürdü. Arkasından bakakaldım. Derken kendime gelip yürümeye başladım. Emekli memur İsmet bey beni durdurdu. İçini çekerek hüzünle yüzüme baktı:
“Çocukken derslerine engel olur diye kitap okutmadılar. Gençliğimde yasak kitap okur, başı derde girer dediler kitap okumamı istemediler. İş bulma, çalışma, ev geçindirme, çoluk çocuğa bakma, para kazanma derken gene kitap okuyamadım. Zaten borç içinde yüzüyordum, kitaba ayıracak para bulamıyordum. Emekli olunca vakit bulur okurum diye düşündüm. Bu sefer de gözlerim bozuldu, okuyamaz oldum.
Benden sana tavsiye. Kitap okumayı erteleme. Zamanında oku. Kimseyi dinleme. Oku oku, budur sonu diyenlere aldırma. Kendi sonlarına baksınlar onlar. Okumanın sonu yoktur. Onu mu okuyayım, bunu mu okuyayım diye oyalanma. Eline ne geçerse oku. En kötü kitapta bile yararlı bir şey vardır. Tabii okumasını, ders almasını bilirsen” dedi

21 Mart 2008 Cuma

Nevruz: Hiç kutlayamayacak mıyız Sorunsuz?

NEVRUZ NEDİR, NE DEĞİLDİR?

Nevruz sözcüğü Farsçadır. Nev yeni demektir. Ruz da gün anlamına gelir. Yani nevruz yeni gün demektir, kışın bitmesi, baharın resmen gelmesidir. Nevruzda güneş Koç burcuna girer. Pers hanedanı takvimine göre yılın ilk günüdür. Nasıl yılbaşında yeni yılın gelmesi kutlanıyorsa nevruzda da baharın gelişi kutlanır. Çünkü baharla birlikte doğa sanki yeniden doğar; ağaçlar ve bitkiler yeşerir, çiçekler çiçek açar, gelin olmuşçasına türlü renklere bürünürler. Kışın buruşan yüzler canlanır, doğamız allanır pullanır, mutluluk sarhoşu olur.
Anadolu’nun kimi yörelerinde halk takvimine göre baharın ve yeni yılın başlangıcı kabul edilen 21-22 Mart tarihlerinde kutlanılan bu geleneksel halk şenliği, “Sultan Nevruz” ve “Mart’ın dokuzu” diye de anılır.
Nevruz, Türk Halk Edebiyatı’nda ve Divan Edebiyatında “Nevruziye” adı verilen şiirlere konu olmuştur. Nevruziyelerde ağaçların çiçeklenmesi, havanın ısınması, Hazreti Âdem’in yaratılışı, Nuh’un gemisinin karaya oturuşu, Hazreti Ali’nin halife oluşu, hatta bugün doğuşu, bu kutlu olaylardan duyulan mutluluk dile getirilir.
Nevruz günü kırlara çıkılıp topluca yemekler yenilir, gülüp oynanılır, çeşitli eğlenceler düzenlenir, yarım kuzu sayılan haşlanmış yumurtalar tokuşturulup neşeyle yenilir.
Nevruz, Anadolu’da olduğu gibi tüm Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinde, İran’da, Irak’ta, Mısır’da da yaygın bir bayramdır.
Ne yazık ki bu gelenek sadece bir etnik grubun(Kürtlerin) kendilerine özgü bir bayramıymış gibi sunulmak, kabul ettirilmek istenmektedir. Nevruz sözcüğü Farsçadır yani İranlılara ait olduğu halde Kürtler bu sözcüğü “newroz” biçimine dönüştürerek sahiplenmişlerdir. Caddelerde lastikler yakılıyor, sloganlar atılıyor, çevre kirletiliyor, polislerle çatışılıyor, ortalıkta bir hayhuydur gidiyor, vatandaş aman başıma bir şey gelmesin diye, bırakın kırlara gitmeyi, evinden dışarı çıkmaya bile korkuyor, şu gün kazasız belasız bir sona erse diye dua ediyor. Pencereden korkulu gözlerle bakılıyor, her şeyden ürkülüyor...
Hadi gelin bu bayramı bayram gibi kutlayalım, slogan atmadan, ortalığı velveleye vermeden, gürültüsüz patırtısız bir bayram günü yaşayalım; el ele verelim, sen ben demeden, din ve ırk ayrımı gütmeden doyasıya eğlenelim, halay çekelim, hora tepelim.
Doğa her bahar nasıl yeniden doğuyorsa, bizim içimizde de yeni, güzel duygular, iyi düşünceler doğsun, bu düşünce ve duygular kötülüğü, çirkinliği boğsun, ruhumuz mutluluğa doysun.

Erhan Tığlı
erhantigli@mynet.com
*******************

9 Ocak 2008 Çarşamba

İzmir Güzellemesi

İZMİRGÜZELLEMESİ

Bir incidir Ege’nin gerdanında
Eşrefpaşa’da efedir, Alsancak’ta bayrak
Şaha kalkar Kadifekale’de kır atı
Göz kırpar denizi Kordonboyu’nda.
***
Birincidir çiçekli kentler arasında
Silinmez gönlümüzdeki güzelliği
Işıklı bir izdir İzmir, sevdasıyla
Estirir tatlı bir meltem yeli başımızda.
Erhan Tığlı

23 Kasım 2007 Cuma

Öğretmenin Sesi


ÖĞRETMENİN SESİ

Orta yaşlı adam, koltuğundaki evrak dosyasıyla resmi daireden içeri girdi. Yorgun olduğu belli oluyordu. “Her gün bu daireye gide gele usandım be!” diye söylendi. “İşim bir türlü olmuyor, yokuşa sürülüyor. Ne yapmalı bilmem ki? Bugün ne olacak bakalım!”
Orada gördüğü bir sandalyeye oturup biraz dinlenmek istedi. Tam sandalyeye oturmak üzereydi ki, hizmetli koşarak geldi:
“Dur bakalım” diye bağırdı. “O sandalyeye oturman için sana kim izin verdi?”
Adam hayretle, “Bu sandalyeye oturmak için izin almak mı gerekir?” diye sordu.
“Tabi ya, dedi hizmetli. Belki o sandalye başkasınındır. Adam bir sorar be!”
Öğretmen etrafına bakındı, “Kime sorulacak?” dedi.
Hizmetli diklendi, “Kime olacak, bana!” diye bağırdı. “Biz burada eşekbaşı mıyız?”
“Yahu git kardeşim başımdan” dedi adam. “Zaten yorgunum. Bir de seninle uğraşamam. Ekşiyip durma!”
“Ben senin nereden kardeşin oluyorum, vazife başında memura hakaret ha! Gösteririm ben sana. Ekşimek senin gibilerinin işidir.”
“İlle de bir şey göstermek istiyorsan müdür beyin odasını göster.”
“Ne yapacaksın müdür beyi?”
“Bu da sorulur mu? Turşusunu kuracak değilim her halde!”
Hizmetli gene sinirlendi, tehditle parmağını salladı:
“Ağzını bozma, fena yaparım sonra. Müdür beyin odası şurası ama giremezsin” diyerek bir yeri işaret etti.
“Niye giremezmişim?”
“Yasak. Müdür beyin işi var. İçeriye kimseyi almamamı söyledi.”
“Şu sandalyeye oturup işi bitinceye kadar bekleyeyim bari.”
“Hayır. Orada oturamazsın. Hizmetlilere aittir o sandalye.”
Adam çaresizlik içinde ellerini iki yana açtı:
“İçeri girmemi engelliyorsun, burada beklememe karışıyorsun. Sen insanı deli edersin vallahi. Bu kadarı da olmaz yani.”
“Fazla konuşma, alırım ifadeni. Müdür beyin işinin ne zaman biteceği belli olmaz. En iyisi, sen bugün git, yarın gel!”
“Gide gele yol ettim burasını. Yeter artık be! Azmettim, işimim bitirmeden bir yere gitmeyeceğim. Var mı bir diyeceğin?”
Hizmetli bıyık altından güldü:
“Dur bakalım. Sen bu kafayla daha çok gider gelirsin” diye konuştu.
Öğretmen eliyle para işareti yaptı:
“Elimi azıcık oynatsam işim hemen olurdu değil mi?”
Hizmetli yumruklarını sıktı:
“Bana bak, çok ileri gittin sen, diye bağırdı. Bizi rüşvetle mi suçluyorsun?”
“Kimseyi suçlamıyorum, dedi adam. Bu işler çoğu zaman böyle oluyor.”
Hizmetli, adamın üzerine yürüdü, dövecekmiş gibi elini kaldırdı:
“Suçluyorsun, diye bağırdı.
Onlar orada birbirleriyle çekişirlerken müdür yanlarına geldi, öfkeyle:
“Ne oluyor burada?” diye bağırdı. “Bu ne gürültü böyle?”
“Hadise çıkarıyor efendim, dedi hizmetli. İsterseniz polise teslim edelim.”
“Hayır efendim, dedi adam. Suç kendisinde, vatandaşa güçlük çıkarıyor.”
Müdür adamın sesini duyunca kendi kendine:
“Ben bu sesi bir yerden tanıyorum ama nerden?” diye söylendi. “Ünlü birinin sesine benziyor. Açık vermeye gelmez. (Böyle dedikten sonra adama döndü) Tamam efendim, sinirlenmeyin. Hallederiz işini” diyerek onu içeriye aldı.(Hizmetliye döndü) “Beyefendinin elindeki dosyayı al, gerekli yerlere ilet. Hadi durma, yürü!” diye bağırdı.
Hizmetli şaşırdı, “İyi ama efendim...” diye kekeledi.
Müdür yüzünü buruşturarak ona eliyle gitmesini işaret etti:
“Hadi, ne söylüyorsam onu yap. Fazla konuşma. Çabuk git gel!” dedi.
Hizmetli boynunu bükerek, “Baş üstüne efendim” diyerek dışarı çıktı.
Müdür, odasındaki koltuğu işaret etti:
“Şöyle buyurun efendim, dedi. İşiniz tamamlanıncaya kadar burada oturup istirahat edin. Merak etmeyin. Çok beklemeyeceksiniz.”
Adam teşekkür ederek koltuğa oturdu. Kendi kendine, “Müdür bana niye bu kadar ilgi gösteriyor acaba, hangi dağda kurt öldü?” diye mırıldandı.
Müdür, adama sigara tuttu.
“Teşekkür ederim. Kullanmıyorum.”
Müdür, özür dileyen bir tavırla:
“Sormam bile hata, dedi. Sigara sesinize zarar verir diye içmiyorsunuz değil mi?”
“Böyle bir kaygım yok, dedi adam. Sağlığa zararlı diye içmiyorum.”
Müdür, sigara paketini cebine koyarak, “Ne mutlu size! Ben bir türlü bırakamıyorum bu mereti” diye içini çekti.
“İnsanın alışkanlıklarından sıyrılması zor tabi ama azmederseniz bırakırsınız. Azmin elinden bir şey kurtulmaz” dedi adam.
Müdür yapmacık bir tavırla:
“Nasılsınız, işleriniz nasıl gidiyor, yeni projeleriniz var mı?” diye sordu.
Adam güldü, “Teşekkür ederim. İyi diyelim de iyi olalım. Siz nasılsınız?”
Müdür içini çekti, “Teşekkür ederim. İyiyim ama sizin kadar değil.”
“Yok canım, daha neler...”
“Siz iyi olmayacaksınız da biz mi iyi olacağız?”
Adam acı bir gülüşle, “Doğru! Sadece oynamak için zillerimiz eksik” diye konuştu.
Müdür onun alaycı sözlerini duymazlıktan geldi.
“İşiniz zevkli, kazancınız yerinde. Sizin yerinizde olmak isterdim doğrusu.”
“İşim zevkli ama kazancım yerinde değil.”
“Boşuna itiraz etmeyin. Bir de bana bakın. Akşama kadar dört duvar arasında çile dolduruyorum. Rahat yüzü gördüğüm yok.”
“Eğer çile doldurmak buysa” diye dudak büktü adam.
Müdür, adamın kulağına eğildi:
“Çok hayranınız vardır değil mi?” diye sordu.
“Üç beş hayranım vardır belki ama onlar da işleri bitince arayıp sormazlar.”
“Aman efendim, çok alçakgönüllüsünüz.”
“Alçak olmaktansa alçakgönüllü olmak iyidir.”
O sırada hizmetli içeri girdi, elindeki dosyayı müdüre verdi. Müdür imzalayıp adama uzattı, “Buyurun. İşiniz tamam” dedi.
Adam dosyayı alırken şaşkın bir tavırla:
“Sahi mi?” Diye sordu. “Beni günlerce niye beklettiler öyleyse?”
“Kusura bakmayın. Sizi tanıyamamışlardır, dedi müdür. İşiniz bittiğine göre, buyurun, bir şeyler içelim birlikte.
“İşim acele, dedi adam. Başka zaman içeriz.”
Müdür ayağa kalkarak adamın elini sıktı:
“Öyleyse güle güle size. Bunu saymam. Gene beklerim. Muhakkak gelin ama.”
Adam kapıya doğru yürürken, “Olur. Gelmeye çalışırım” diye konuştu.
Müdür onu durdurdu:
“Kusura bakmayın, dedi. Sesiniz bana yabancı gelmedi. Ses sanatçısı mıydınız?”
Adam alayla güldü:
“Yok canım. Nerde bizde o şans?”
“O zaman muhakkak bir tiyatroda, televizyon dizisinde oynuyorsunuz.”
“Yaptığım iş tiyatroya benziyor ama değil!”
“Anladım! Televizyonda, sinemada seslendirme yapıyorsunuz.”
“Sınıfta yapıyorum ben o seslendirmeyi.”
“Efendim? Anlayamadım. Sakın sunucu falan olmayasınız?”
“Evet, sunucu sayılırım bir bakıma. Her gün bir şeyler sunuyorum öğrencilerime. Daha hâlâ anlayamadınız mı? Öğretmenim ben, öğretmen!”
“Hay Allah!” diye elini alnına vurdu müdür. Başını salladı, “Tamam. Şimdi aklıma geldi. Bize Türkçe dersine gelmiştiniz. Kusura bakmayın hocam, çok değişmişsiniz.”
Adam içini çekti, sitemle müdürün yüzüne baktı:
“Değişen ben değilim oğlum. Siz değişmişsiniz. Değişmeseydiniz öğretmeninizi bu kadar çabuk unutuvermezdiniz.”
Müdür utanarak önüne baktı:
“Güle güle” diye elinin uzattı. “Yine beklerim.”
“Hoşça kalın, dedi öğretmen. Ben de sizi, sizleri bize beklerim.”

16 Kasım 2007 Cuma

Sigara, kimse engel olamaz verdiği zarara.

SİGARANIN DUMANI
Sigaranın dumanı
Yoktur fabrika bacalarının dini, imanı
Ne zaman gelecek tertemiz bir dünyada
Sağlıklı yaşamanın zamanı...

İntihar etmek istiyorsan şayet
Silahlardan, ipten bekleme merhamet
Sigara içmeye devam et!

Sigara: Taksit taksit ver sağlığını
Peşin peşin ara.

Erhan Tığlı
Erhantigli@mynet.com

10 Kasım 2007 Cumartesi

Atatürk Aydınlığı

ATATÜRK AYDINLIĞI

Gönülden bağlanmak demokrasiye cumhuriyete
Ve gül açtırmak bağımsızlığa
Özgür yaşasın diye vatan
Vermek canını hiç düşünmeden
Korkmamak gerilik adlı geceden
Işıtmak evreni kültür ve uygarlıkla
İşte budur Atatürkçülük
Ey karanlık bizden ürk!
***
Sadece savaşta değil
Barışta da kahramanlık
Bilim sanat insanlık
Ve yönelmek doğruya iyiye güzele
Gitmek ileriye hep ileriye
Vererek el ele
Yurdunu satmamak kimseye
Giydirseler de kürk...
İşte budur Atatürkçülük
Ey karanlık bizden ürk!
***Erhan Tığlı***
erhantigli@mynet.com

*******
ATATÜRK YOLU

Yolumuz Atatürk yolu
Yol çetin yol taşlı dikenli
Ama mutluluktur sonu.
Bu aydınlık yolcunun
Yorulmaz ayağı bükülmez kolu.
***
Bulutlar dağılacak
Yağmur yağacak
Bereket dolu
Açacak ufkumuzda
Bağımsızlık çiçekleri
renk renk ve mis kokulu.
***
Yolumuz Atatürk yolu
Yılmaz bu yoldan gidenler
Asla dönmez geriye
Olamaz kimsenin kölesi kulu!

2 Kasım 2007 Cuma

Ne Kadar Biliyorsan O kadar İnsansın


BİLGİMİZ NE KADARSA BİZ DE O KADARIZ

Ünlü bir sözdür: “Ol mahiler derya içredir deryayı bilmezler” yani balıklar denizin içinde yaşadıkları halde denizi bilmezler. Kimi insanlar da böyledir; içinde yaşadıkları dünyayı bilmezler, merak etmezler. Oysa bilgisiz insanlar hep başkalarına muhtaçtırlar, yaşamaları boşunadır. Kişi bildikleriyle yetinmemeli, bilgisine yeni bilgiler eklemek için çalışmalıdır. Edindiği bilgiler ne kadar çok olursa olsun zamanla yetmeyebilir. Çünkü dünya durduğu yerde durmuyor. Yenilikler birbirini izliyor, çoğalıyor, bilenler bilmeyenleri ezip geçiyor. Edindiğimiz bilgiler bizi gururlandırmamalı. Ünlü bir bilgin, “Dünyada bir tek şey biliyorum, o da hiçbir şey bilmediğimdir” demiştir. Çok şey bildiğini sanıp bilgisini yerli yersiz her yerde göstermeye kalkanlara, bilgiçlik taslayanlara ukala derler. Ukala aslında akıllılar demektir ama kimi akıllılar ne kadar akıllı, bilgili olduklarını öyle dile getirmişlerdir ki, halk onları dışlamış, ukala diye dışlamıştır.
Edebiyatımızda bildiği halde bilmelikten gelme bir sanattır, “tecahül-i ârif ” sanatında kişi bildiği bir şeyi bilmiyormuş gibi yapar. Fuzuli bir gazelinde, “Demadem cevrlerdir çektiğim bi-rahm bütlerden/ Bu kafirler esiri bir Müslüman olmasın yârab” der, sevgilisinin Müslüman olduğunu bildiği halde onu kafir olarak gösterir. Çünkü puta benzetilen sevgili ona çok acı çektirmiştir. Günlük konuşmalarımızda farkında olmadan bunu sık sık yaparız. Geldiğini gördüğümüz kişiye, “sen mi geldin?” diye sorarız. Soru dedim de aklıma geldi. Şöyle bir soru vardır: “Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı?” bu sorunun yanıtı genellikle “çok gezen bilir”dir. Böylece sırf okumakla bir şey kazanılamayacağı, gezip görerek bilgi ve görgümüzü arttıracağımız anlatılmak istenir. Buradan her gezenin okuyandan bilgili olacağı sonucu çıkarılmamalıdır. Gezeceksin ama gezdiğin yer hakkında önceden bilgi edineceksin, orayla ilgili kitap ve broşürleri okuyacaksın, yanında da gezdiğin yerle ilgili harita ve dokümanlar bulunacak; yoksa aval aval dolaşır ve hiçbir şey öğrenemezsin, gezip dolaşman boşa gider. Yabancı turistlerin gezmelerine bakın, bir de bizim yerli turistlerimizin yaptıkları gezintilere...
Bilen kişi bilgisini ortaya dökmek, bilmeyenlere anlatmak ister ama karşındaki seni pek dinlemiyorsa tüm çabaların boşa gider. Mevlana, “Ne kadar bilirsen bil; söylediklerin karşındakinin anladığı kadardır” diyor. Özdemir Asaf da, “Ben üç şey biliyorum/ Dinlemekle dört kılana anlatacağım” demiş. Demek ki konuşmasını bilmek, bilgisini satmak kadar dinlemesini bilmek, dinleyip öğrendiği bilgileri çoğaltmak, yorumlamak da önemli.
Söz Mevlana’dan açılmışken onun bu konuda dediklerine kulak verelim biraz da.
“Bilgisizlik, Tanrının zindanıdır. Bilgili adamın uykusu, ibadetten üstündür. Bilgi faydalı olursa iyidir; faydasız bilgi sahibine yüktür.”
Bir bilgin gemiyle yolculuk ediyormuş. Yanından geçen bir gemiciye, “Sen gramer bilir misin?” diye sormuş. Gemici omzunu silkmiş. “Ben garip bir gemiciyim. Öyle şeylerden anlamam” demiş. Bilgin ona küçümseyici bir tavırla bakıp, “Öyleyse ömrünün üçte biri gitti” demiş ve bir soru daha sormuş: “Bilimden, fenden haberin var mı?”
Gemici dudak bükmüş, “O dediklerin nedir, ne işe yarar?” diye konuşmuş.
Bilgin, “Gitti öyleyse ömrünün yarısı!” diye alayla gülmüş.
Bir süre sonra gemi sallanmaya başlamış, gemiciler telaşla oraya buraya koşuyorlarmış. Bilgin merakla ne olduğunu sormuş. Gemici, “Şiddetli bir fırtına çıktı. Bu gidişle gemi batabilir” dedikten sonra bilgine, “yüzme bilir misin? “ diye sormuş. Bilgin hayır deyince başını sallamış ve şöyle demiş: “Öyleyse gitti ömrünün hepsi!”
Ne kadar çok bilirsek bilelim, gene de bilmediğimiz çok şey vardır.
Bir mahallede Bilgin Dede adında çok bilgili, evinin her yanı kitapla dolu, gece gündüz okuyan bir kişi varmış. Bir kış günü mangalla ısınıp kitap okurken kapı çalınmış, kapıyı açınca karşısına bir kız çocuğu çıkmış. Kıza ne istediğini sormuş. Çocuk, “Annem mangalınızdan biraz köz istiyor” demiş. Bilgin Dede, “Vereyim ama yanında kap falan getirmemişsin. Közler elini yakar, neyle alacaksın? Git evden kap kacak getir de öyle vereyim” demiş. Kız kaba gerek olmadığını söylemiş. Dede şaşırmış, “Peki közleri nasıl götüreceksin, elin yanmaz mı?” demiş. Kız, “ Merak etmeyin. Götürürüm ben onları” diyerek ellerini uzatmış, “Ellerimin içine kül doldurun, közleri de külün üstüne koyun” demiş Bilgin Dede denilenleri yapmış. Kız küllerin üstündeki közleri elleri yanmadan götürüp gitmiş. Bilgin dudak bükerek, “Şu işe bak be!” Diye söylenmiş.”O kadar kitap okudum, birçok bilgi edindim ama şu kızın yaptığı şey aklıma gelmedi.”
Atalarımız, “Ummadık taş baş yarar”, “Akıl akıldan üstündür” diye boşuna söylememişlerdir.
Nasrettin Hoca’nın bu konuda bir fıkrası vardır. Hoca camide vaaz verirken, “Ey cemaat, bugün size ne söyleyeceğimi biliyor musunuz?” diye sormuş. Cemaat, “Bilmiyoruz” deyince, “Öyleyse haftaya öğrenip gelin” demiş. Ertesi hafta gene aynı soruyu sorunca, “Biliyoruz” demişler bu sefer. “Öyleyse söylememe gerek yok” demiş. Öbür hafta cemaatin yarısı biliyoruz, diğer yarısı da bilmiyoruz demiş. Hoca, “Öyleyse bilenler bilmeyenlere öğretsinler” deyip kürsüden inmiş. Bu fıkrayı duyanların çoğu gülüp geçer. Oysa Hocamız, bilmiyorsanız öğrenin, bilenler bileyenlere öğretsin demek istiyor. Aydın olmanın gereği budur zaten. Bilmediklerini öğrenecek, bildiklerini de bilmeyenlere öğreteceksin. Yoksa kitap yüklü bir eşekten farkın olmaz. Bilgin sana yük olmaktan başka bir işe yaramaz!
Bilginin en önemlisi, en değerlisi kendini bilmektir. Karagöz boşuna mı diyor, “Sen seni bil sen seni, sen seni bilmez isen patlatırlar enseni” diye. Gelin şimdi de Yunus Emre’ye kulak verelim ve sayıyla kendimize gelelim:
“İlim ilim bilmektir
İlim kendini bilmektir
Sen kendini bilmezsin
Bu nice okumaktır.”
Kendini bilmek kadar irfan olmazmış! Haddini bilmek de önemlidir. Haddini bilmeyen kişiler kendilerinden üstün kişilerle yarışmaya, onlarla aşık atmaya çalışırlar ve herkesi kendilerine güldürürler.
Biliyorsan söyle, yararlansınlar, bilmiyorsan sus, adam sansınlar!
Kimi zaman susmasını bilmek de erdemliliktir.





Erhan Tığlı
erhantigli@mynet.com